İlmihal Kategorileri

Vuku Bulan Başlıca Savaşlar

MÜSLÜMANLARIN İLK SANCAKTARI VE İLK SERİYYESİ

Mekke-i Mükerreme’deki gayrimüslimler, müslümanları bu mübarek yurtlarından çıkarıp mallarını ellerinden almış, canlarına da düşman kesilmişti. Hak Teâlâ Hazretleri de buna karşılık cihada izin vererek bunların mallarını, canlarını, yurtlarını müslümanlara helâl kılmıştır.

Bu sebeple Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in hicretinin ikinci senesi idi ki, Mekkeliler’in Şam’a gönderdikleri bir ticaret kafilesine taarruz edilmesine karar verildi. Bu suretle düşmanların müslümanlar aleyhine tasarlamış oldukları tecavüz hareketi sonsuz kalacak, kuvvetleri kırılacaktı. Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz, altmış süvari ile bu kafileyi takibe çıktı, Beni Damre kabilesinin yurduna kadar teşrif etti.

Fakat kafileye rastgelinemedi. Benî Damre ile karşılıklı bir yardımlaşma esası üzerine bir antlaşma yapılarak Medine-i Münevvere’ye geri dönüldü. Bu sefer esnasında Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in amcası Hz. Hamza sancaktar tayin edilmiş, kendisine bir beyaz sancak verilmişti. İşte müslümanların ilk sancaktarı Hz. Hamza’dır. İlk sancağı da bu beyaz sancaktır.

Yine Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in hicretinin ikinci senesi idi ki, Ebu Cehil’in idaresi altında Şam’dan Mekke-i Mükerreme’ye bir Kureyş kervanı dönmüş bulunuyordu. Bunu vurmak üzere Hz. Hamza’nın kumandası altında otuz kişiden oluşan bir kuvvet tertip edildi. Bu kuvvet, üç yüz kişiden oluşan Kureyş kafilesine ansızın rastgeldi. Aralarında savaş olacağı sırada iki tarafla da barışık bulunan Cüheyne kabilesinden Amr oğlu Mecdi ortaya atıldı, hikmetli sözleriyle bunların arasını buldu. İslâm kuvveti, bir ganimete nail olamadı. Fakat kendisinden sayıca on defa büyük bir düşmanı korkutup sulha mecbur etti. Bu itibar ile manen büyük bir muzafferiyet kazanmış oldu.

İşte ilk İslâm seriyyesi de bu otuz kişilik kuvvettir.

BİRİNCİ VE İKİNCİ BEDİR GAZALARI

Kureyş kabilesinden bir seriyye = çete, Medine-i Münevvere civarına kadar sokulup halkın hayvanlarını vurmuşlardı. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, bunu haber alınca Hz. Ali (R.A)yü sancaktar tayin ederek muhacirlerden bir fırka ile bu çeteyi takibe çıktı. Bedir denilen nahiyeye kadar gittiler. Fakat çete savuşup gitmiş olduğundan geri döndüler. İşte buna Birinci Bedir Gazası denilmiştir.

İkinci Bedir Gazası’na gelince bu da Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in hicretinin ikinci senesi Ramazanı şerifinde olmuştur. Buna “Bedr-i kübra” da denir. Şöyle ki, Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz, Mekkelilere ait olup Şam’dan geri dönmüş bulunan bir ticaret kafilesini elde etmek üzere üçyüzbeş kişi ile Medine-i Münevvere’den Revha denilen yere çıkmıştı. Bu zatlardan altmış dördü muhacirlerden, geri kalanı ise, Ensar’dan idi.

İşte müslümanların ilk ordusunu oluşturan da bu kimselerdir. Kafile, bunu haber alıp başka bir yoldan savuşup gitmiş, vaziyet hakkında Mekkeliler’e haber göndermişti. Mekkeliler, dokuz yüzelli kişilik bir ordu ile kafileyi kurtarmaya koştular. Kafilenin Bedir hizasından savuşup kurtulmuş olduğunu haber aldıkları halde sırf Ebu Cehil’in teşvikiyle geri dönmediler, Bedir’e kadar geldiler, müslümanlar ile savaşta bulunmak istiyorlardı.

Peygamber (S.A.V) Efendimiz, düşmanın bu hareketini haber aldı. Ashab-ı Kiram’ıyla istişare etti. “Kafileyi mi takip edelim, Kureyş ordusuna mı karşı çıkalım? Hak Teâlâ Hazretleri bunlardan birini bana vaad buyurmuştur” dedi. Ashab-ı Kiram’dan bazıları: “Biz böyle bir kuvvetle harb edeceğimizi bilmiyorduk, yoksa daha hazırlıklı bulunurduk” diyerek kafileyi takip etmek istediler. Fakat Şanı yüce Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’in savaşa meyilli olduğunu anlayınca: “Ya Rasulallah! Biz sana tabiyiz, sen ne tarafa yürür isen biz de seninle beraberiz, denizlere atılacak olsan biz de beraber atılırız.” yollu sözleriyle dinlerindeki metaneti, Resulü Ekrem (S.A.V)e olan bağlılıklarını isbat ettiler. Artık İslâm kuvveti Bedir’e doğru yürüdü, Resulü Efham (S.A.V) Efendimiz, mübarek elleri ile: “Burası Kureyş’ten filânın, şurası da filânın ve filânın öldürüleceği yerdir.” diyerek işaret buyurdu, sonra da hep öyle oldu.

Düşman ordusu, Bedir suyunu evvelce tutmuş, İslâm kuvveti susuz kalmıştı. ALLAH Teâlâ Hazretleri, o gece müslümanlara tatlı bir uyku verdi, karşılarında düşman yokmuş gibi korkusuz bir halde uyuyup yorgunluktan kurtuldular, ertesi gün de yağmurlar yağdı, dereler aktı. Müslümanlar su sıkıntısından da kurtuldular, bulundukları yer, askerî harekete elverişli bir hale geldi. Nihayet savaş başlamıştı. Düşman tarafından atılan bir ok ile Hz. Ömer’in azatlısı olan Mihca (R.A), şehit düştü, Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “Mihca şehidlerin efendisidir.” buyurmuştur. Müslümanlardan cihad meydanında ilk şehid olan, bu zattır. Radıyallah’ü Teâlâ anh.

Nebiyyi Zişan (S.A.V) Efendimiz: “Ya Rabbi! İslama yardım et. Eğer bu gün bu İslâm cemaatini helak edersen, yeryüzünde sana ibadet edecek kimseler kalmayacaktır.” mealinde dua etti ve yerden bir avuç ufacık taşlar alıp: “Yüzleri kara olsun” diye düşmanların üzerine saçtı, bu taşlardan her biri, bir mucize olarak müşriklerden birinin gözüne veya kulağına isabet etti. Nihayet düşman ordusu fena halde bozuldu. Ebu Cehil haini iki genç İslâm mücahidi tarafından öldürüldü. Düşmandan yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kadar da esir alınmış idi. Müslümanlar ise, on dört şehit vermişlerdi.

Düşmandan alınan esirlerin bir kısmı para ile, bir kısmı parasız azad edilmiştir. Bazıları da Ensar-ı Kiram’dan on çocuğa yazı öğretmek şartıyla azat edildi. Esirleri öldürmeye Peygamber Efendimiz (S.A.V)in şefkatleri razı olmamıştı.

Bedir savaşının İslâm tarihinde ehemmiyeti pek büyüktür. Bu gazaya bir takım melekler iştirak etmiş, Ashab-ı Kiram’ın manevî kuvvetlerini arttırmışlardı.

Bedir savaşında düşman ordusu, İslâm kuvvetinin üç mislinden fazla idi. Fakat yine İslâm kuvvetine mağlup oldular, çünkü düşmanların arasında kavmiyet duygusundan, cahilce bir gururdan başka bir bağ yok idi. Müslümanlar ise, dine ve insanlığa hizmet etmek arzusunda idiler. Aralarında bir din bağlılığı var idi. Manevî kuvvetleri pek yüksekti. Şehitliğin pek büyük bir rütbe olduğuna inanmış idiler. Başkumandanları olan Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’in her emrine itaat ediyorlardı, din yolunda can vermeyi bir saadet biliyorlardı. İşte bu sayede parlak bir muzafferiyete erdiler. Müslümanlar kuvvet buldu. Birçok kimseler gelip İslâm ile müşerref oldular.

Bedir gazasında hazır bulunan Ashab-ı Kiram ile mazeretleri sebebiyle hazır bulunmayan sekiz zata Ashab-ı Bedir denir ki, toplamı üçyüz onüç zattır. Bunların mertebeleri, Ashab-ı Güzîn arasında pek yüksektir. ALLAH Teâlâ Hazretleri cümlesinden razı olsun.

BENİ KAYNUKA VE UHUD GAZALARI

Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Medine-i Münevvere’nin Âliye denilen nahiyesi civarında oturan Benî Kaynuka Yahudileri ile antlaşma yapmışlardı. Sonra bir müslümanı haksız yere öldürerek vermiş oldukları sözü bozdular, İslâmiyetin yükselişinden telâşa düşmüş idiler, müslümanların aleyhinde gizlice fitne, fesada çalışıyorlardı.

Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz onların reislerini getirttirerek: “Ey Kaynukaoğulları! Benim bir hakikî Peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bana iman ediniz ki, Kureyş’in uğradığı felâkete uğramayasınız.” dedi, onlar da: “Sen bizi Kureyş gibi savaş ne demek olduğunu bilmez mi sanıyorsun? Biz savaşa hazırız.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine İslâm ordusu, hicretin ikinci senesi onların pek sağlam olan kalelerini onbeş gün kuşattılar. Teslim olmaya mecbur kaldılar ve aldıkları bir müsade ile yediyüz kişi oldukları halde Şam tarafına çıkıp gittiler. Kendilerinden alınan ganimet mallarının beştebiri ilk defa olarak Beytülmal = devlet hazinesi adına alınıp, geriye kalanı gaziler arasında taksim edilmiştir.

Uhud gazasına gelince; bu da Peygamber (S.A.V) Efendimizin Hicretinin üçüncü senesinde vuku bulmuştur. Şöyle ki, Mekke-i Mükerreme’deki gayrimüslimler toplanmışlar, üçbin kişilik bir ordu ile Medine-i Münevvere’ye yakın bulunan Uhud dağının civarına kadar gelip yerleşmişler, Bedir gazasının acısını çıkarmak istemişlerdi, yanlarında on beş kadar da kadın vardı.

Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz bu sırada bir rüya görmüştü. Bu rüyasında bir sığırın boğazlandığını, Zülfikâr adındaki kılıcının ucu kırılıp bir gedik açıldığını ve arkasına sağlam bir zırh giyip mübarek elini o zırhın yakasına sokmuş olduğunu gördü. Ve bu rüyayı tabir ederek: “Boğazlanan sığır, Ashabımdan bazılarının şehit olacağına, kılıcımdaki gedikte de ehli beytimden birinin şehit olacağına, sağlam zırh da Medine’ye işarettir.” dedi ve bu sebeple “Medine’den çıkmayalım, düşman hücum ederse savunma yapalım.” diye tavsiye buyurdu.

Gerçi Medine-i Münevvere’nin her tarafı binalar ve duvarlarla çevrilmiş bir kale halinde bulunduğundan bu yolda hareket pek uygun olacaktı. Fakat Bedir gazasında bulunmamış olan gençler bu defa düşman ile çarpışarak cihad şerefine nail olmak istediler. Hakk’ın aslanı olan Hz. Hamza da Medine-i Münevvere’de kapanıp kalmaya tahammül edemiyordu. Bunun üzerine Seyyidülenbiya Aleyhi Ekmelüttehaya Efendimiz Medine-i Tahire’nin dışarısına çıkmaya karar verdi ve birbiri üzerine iki zırh giydi, kılıcını kuşandı.

Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri’nin tavsiyesine aykırı olarak fikir yürütenler, pişman olup: “Ya Resulallah!. Biz senin emrine tabiyiz, nasıl münasip görürsen öyle yapalım” dediler. Fakat Nebiyyi Efham (S.A.V) Hazretleri: “Silâhlarını kuşandıktan sonra savaş yapmadan geri dönmek bir peygambere yakışmaz” buyurdu ve bin erden ibaret bir kuvvetle şehir dışına çıktı.

Münafıkların reisi olan Übey b. Selûl’ün oğlu Abdullah, “Rasulallah gençlerin sözlerine uydu, şehir dışına çıktı” diyerek başlarında bulunduğu üçyüz münafık ile geri döndü, İslâm ordusundaki kuvvetin miktarı yedi yüze indi.

Sonunda iki ordu, karşılaşmıştı. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Ashab-ı Kiram’dan “Cübeyr oğlu Abdullah’ı elli kadar ok atıcı ile bir derenin ağzına görevlendirdi, “Buradan düşmanın hücumu beklenir, sakın benden emir almadıkça buradan ayrılmayınız” diye tenbih buyurdu. Savaş neticesinde düşman ordusu fena halde bozularak firara yüz tutmuştu. Abdullah’ın beraberindeki erler, düşmanın tamamen bozulmuş olduğunu sanarak arkalarına düşmek, ganimet malı almak istediler. Amirlerinin emrini dinlemeyerek dağıldılar. Düşman, bunu görünce o dereden İslâm ordusunun sol kanadına hücum etti. İslâm ordusunda ansızın bir mağlubiyet yüz gösterdi. Bu esnada Hz. Hamza ile daha birçok sahabe-i güzin şehid düşmüştü.

Fahr-i Alem (S.A.V) Efendimiz, savaş meydanında yalnız kalmıştı, yanlarında bir kaç zat bulunuyordu. Mübarek dudağı yarılmış, bir mübarek dişi kırılmış, zırhının iki halkası kırılıp güllerden daha hoş, güzel olan tertemiz vücuduna saplanmıştı. Hattâ bir aralık Peygamber Efendimiz’in şehit olduğuna dair bir haber de yayılmıştı. Bu esnada Resulü Ekrem (S.A.V)in üzerine saldıran düşman kollarını Hz. Ali geri dönmeye mecbur ediyordu. Sa’d b. Ebi Vakkas da düşmana ok atıp duruyordu. Ümmü Ümare denilen “Nesibe” adındaki muhterem bir kadın da vücudu kanlar içinde kaldığı halde savaşa devam ediyordu. Hz. Peygamberi düşmanlarına karşı müdafaaya çalışıyordu.

Fahr-i Alem (S.A.V) Efendimiz’in şehid edildiğine dair olan haberden dolayı Ashab-ı Kiram, büsbütün perişan olmuş, her biri kendi başının derdine düşmüş, merkezlerini kaybetmiş yıldızlar gibi hareketlerini şaşırarak dağılmışlardı. Halbuki Resulü Ekrem Hazretleri Hak Teâlânın korumasında olarak savaş meydanında dimdik ayakta bulunuyordu. Bunu İlk defa Sahabe-i güzinden Kâ’b b. Malik Hazretleri gördü, “İşte Resulallah! ALLAH’a hamd olsun sağdır ve selâmettedir!.” diye nida etti, bunun üzerine Ashab-ı Kiram, tekrar toplanmaya başladılar, düşmanlarının hücumlarını kırdılar.

Düşmanlar, daha fazla savaşa cesaret edemeyip yurtlarına döndüler. Yirmi iki kadar ölüleri vardı. Müslümanların şehidleri ise, yetmiş iki kadardı. Bu mübarek şehidler, ikişer, üçer olarak defnedildi. “ALLAH onların hepsinden razı olsun”.

Müslümanlar, Uhud gazasında ilahi bir hikmet gereği galip olamayıp Medine-i Münevvere’ye mahzun bir halde dönmüşlerdi. Fakat bu savaş, kendileri için bir uyanma dersi oldu. Çünkü içlerinden bir takımı, Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri’nin arzusu hilâfına olarak şehir dışarısına çıkmak istemişti, bir takımı da korumakla emredildikleri noktayı bırakıp ganimet peşine düşmüştü. Sonra harbin neticesi, Hz. Peygamber (S.A.V)e muhalefet etmenin, vazifeye riayetsizliğin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu gösterdi, gelecekteki müslümanlar için de bir ibret levhası, bir uyarıcı ders teşkil etti. Bir de bu savaş neticesinde hakikî müslümanlar seçildi, münafık olanlar anlaşıldı, dost ile düşman ortaya çıkmış oldu.

BENİ NADÎR, HENDEK VE BENİ KUREYZA GAZALARI

Benî Nadîr yahudileri, Medine-i Münevvere’ye iki saatlik bir mesafede bulunan “Zühre” köyünde otururlardı. Müslümanların aleyhinde bulunmamak üzere yapmış oldukları antlaşmaya muhalefete başladılar. Uhud gazasından sonra ise, fikirlerini büsbütün bozdular, vaki olan ihtarı dinlemediler. Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in Hicretinin dördüncü senesi Rebiülevvel ayında idi ki, Peygamber (S.A.V) Efendimiz tarafından kaleleri onbeş gün muhasara edildi, aldıkları müsaade üzerine bir kısmı Hayber’e bir kısmı da Şam ile Filistin’e çıkıp gitti.

Hendek gazasına gelince, bu da Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in hicretinin beşinci senesinde olmuştur. Şöyle ki, Kureyş taifesi yahudilerin teşvikiyle bir takım kabileleri ittifakları altına alarak on bin kişiden fazla bir ordu ile Medine-i Münevvere’ye doğru yürüdüler.

Resulü Ekrem “Sallallah’ü aleyhi vesellem” Efendimiz, Ashab-ı Kiram’ıyla istişarede bulundu. Selman-ı Farisî’nin tavsiyesi üzerine Medine-i Tahire’nin düşman gelecek tarafına hendek kazdılar, savunma vaziyeti aldılar. Hendek işinde Fahri Alem (S.A.V) Efendimiz de Ashab-ı Güzîniyle beraber çalışıyordu. O esnada büyük bir kaya çıkmış, külünklerin işlemesine engel olmuştu. Durumu Resulü Ekrem (S.A.V)e arzettiler. Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz Hazretleri, mübarek eline aldığı bir külünkü “Bismillah” diyerek kayaya indirdi. Kayanın üçte birini kopardı. Kayadan bir kıvılcım çıkıp Yemen tarafına sıçradı. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “ALLAH’ü Ekber, bana Yemen’in anahtarları verildi, şu anda San’a’nın kapılarını görüyorum” dedi. Sonra “Bismillah” diyerek bir daha vurdu. Kayanın bir parçası daha koptu, bu defa da çıkan kıvılcım, Şam tarafına sıçradı. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri: “ALLAH’ü Ekber, bana Şam’ın anahtarları verildi, Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum” dedi. Bir daha vurunca kaya büsbütün parçalandı. Bu defa da çıkan kıvılcım, İran tarafına sıçradı. Fahri Âlem (S.A.V) Efendimiz, “ALLAH’ü Ekber, bana İran bölgesinin anahtarları verildi, Medayin’de Kisra’nın beyaz köşklerini görüyorum” diye buyurdu ve Selman-ı Farisî Hazretlerine hitaben: “Ya Selman!. Bu fetihler benden sonra ümmetime nasip olacaktır” diye müjde verdi, gerçekten de öyle oldu.

Halbuki münafıklar, “Muhammed (S.A.V) bize Kayser’in, Kisranın şehirlerinin hazinelerini vadediyor, biz ise, Medine’nin dışarısına çıkamayıp hendek kazmakla uğraşıyoruz” diye mırıldanıyorlardı.

İki hafta içinde hendek işleri bitmişti, düşman da görünmeye başladı. Fakat önlerine çıkan hendeği görünce şaşırıp kaldılar. O zamana kadar Arabistan’da bu usul görülmemişti. Hendeği geçmek isteyenler, beri yandan atılan oklar ve taşlar ile menediliyordu. Hendeği atlayarak beri tarafa geçen ve bir bölük süvariye denk tutulan “Amr b. Abdi vüd” adındaki bir düşman eri, müslümanlara meydan okumaya, teke tek vuruşma talebine cüret göstermişti. Karşısına çıkan Hz. Ali el-Mürteza “Kerremellahü vecheh” tarafından bir vuruşma neticesinde tepelendi.

Kuşatma onbeş gün kadar uzadı. Mevsim soğuk idi. Düşmana usanç gelmeye başlamıştı. Bir gece çıkan şiddetli bir fırtına ile çadırları altüst oldu. Artık ertesi gün dağılıp gittiler. Bıraktıkları erzakları, develeri, müslümanlar elde ederek kıtlık sıkıntısından kurtuldular .

Bu Hendek gazasında müslümanlar, beş şehid vermişlerdi. Düşmanın da dört askeri ölmüştü.

Bu defa, düşman bir çok kabilelerden oluşmuştu, Necd diyarında bulunan Gatafan ve Beni Eslem gibi kabileler de düşman ile beraber idiler. Bu sebeple bu hendek gazasına “Ahzab gazası” da denilmiştir. Bundan sonra meydan artık müslümanlara kalmıştı.

Beni Kureyza Gazasına gelince, bu da onların hıyanetlerinden ileri gelmişti. Şöyle ki, Medine-i Münevvere’ye yakın bir köy de oturan “Beni Kurayza” Yahudileri, Hendek gazasında düşmanlar ile birleşmiş, Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz’le evvelce yapmış oldukları anlaşmayı bozmuş, müslümanları pek müşkül bir durumda bırakmışlardı. Resulü Ekrem (S.A.V), henüz Hendek gazasından dönerek silahlarını çıkarmıştı ki Cibril-i Emîn geldi. Beni Kurayza üzerine yürünmesi için Hak Teâlâ Hazretleri tarafından emir getirdi. Fahri Alem (S.A.V) Efendimiz, tekrar silahlarını kuşandı, üç bin kadar Ashab-ı Kiramıyla Beni Kurayza kalesini on beş gün kuşattı. Kalede bulunanlar, Ashab-ı Güzîn’den Sa’d b. Muaz (R.A)ın vereceği hükme razı olacaklarını bildirdiler. O da hükmetti, eli silah tutan erkekleri idam edildi, toprakları Ensarı Kiram’ın rızasıyla muhacirini Kirama verildi. Artık Beni Kurayzanın pek hainâne olan antlaşmayı bozma hâdisesi de böyle uygun bir ceza ile son bulup tarihin ibretli sahifelerine karışmış oldu.

HUDEYBİYE ANLAŞMASI VE HAYBER GAZASI

Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in Hicretinin altıncı senesi idi. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz Beytullahı ziyaret için Zilkade ayının başında bin beş yüz kadar Ashab-ı Kiramıyla Medine-i Münevvere’den çıktı. Mekke-i Mukerreme tarafına yöneldi. Mübarek maksatları savaş olmadığı için Ashab-ı Kiram, yanlarına mükemmel savaş aletleri almayıp yalnız birer kılıç kuşanmışlardı. Mekke-i Mükerreme’deki gayrimüslimler, Hz. Peygamber (S.A.V)'in teşrifini haber alınca bir ordu halinde Mekke-i Mükerreme dışarısına çıkıp “Hudeybiye” denilen mevkiyi tutmuşlar, Resulü Ekrem (S.A.V)in Mekke-i Mükerreme’ye girmesine mani olmaya karar vermişlerdi. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, kendilerine Hz. Osman (R.A)’ı gönderdi, yüksek maksatlarını bildirdi. Fakat onlar yine razı olmadılar.

Mes’udi Sekafînin oğlu Urve, yolda Resulü Zişan (S.A.V) Efendimiz’e tesadüf ederek Ashab-ı Kiram’ın hareketlerine dikkat etmişti. Ashab-ı Kiram ise, Resulü Ekrem (S.A.V)in çevresinde pervane gibi dolaşıyor, bütün emirlerini hemen yerine getiriyor, huzurlarında son derece tazim ile hareket ederek yavaşça konuşuyor, abdest alırken serpilen damlaları alıp yüzlerine gözlerine sürüyorlardı.

Urve, Mekkelilerin yanlarına gidince: “Ey cemaat!. Ben Kayser’in, Kisra ile Necaşinin divanlarında bulundum, birçok hükümdarlarla görüştüm, vallahi ben, Muhammed (S.A.V)in hakkında Ashabının yaptıkları hürmet ve itaatin benzerini hiç birinde görmedim, bunlar öyle kolay kolay dağılacak bir cemiyet değil” diyerek kendilerini uzlaşmaya teşvik etti. Mekkeliler, Arap Ediplerinden “Amr oğlu Süheyl”i Huzuru Nebeviye gönderdiler. Nihayet on sene müddetle barış anlaşmasına karar verildi ki, buna “Hudeybiye barış anlaşması” denir.

Hudeybiye barış anlaşması esnasında Hz. Osman (R.A)’ın Mekke-i Mükerreme’de şehid edilmiş olduğuna dair bir haber yayıldı. Bunun üzerine Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri, bir ağacın altına oturdu, bütün Ashab-ı Kiram toplandı, ölünceye kadar dayanma-direnme gösterip savaştan kaçınmayacaklarına dair Resulü Zişan (S.A.V) Hazretlerine söz verdiler. Buna “Bey’atü’r-rıdvan” denilmiştir. Çünkü bu ahid ve biatı yapan Ashab-ı Kiramdan ALLAH Teâlâ Hazretleri razı olduğunu Kur’an-ı Kerim ile haber vermiştir.

Fakat yayılan bu haberin doğru olmadığı anlaşıldı. Düşmanlar, Ashabı Kiram’ın bu kararını duyunca korktular, Hz. Osman (R.A)’ı serbest bıraktılar, barış anlaşması imzalandı. Resulü Ekrem (S.A.V) ile Ashab-ı güzîni, kurbanlarını keserek Medine-i Münevvere’ye geri döndüler.

Hudeybiye barış anlaşmasının başlıca şartları şunlardır:

1- Müslümanlar ile diğer taraf arasında on sene savaş olmayacak, iki taraftan hiç biri diğerinin malına, canına taarruz etmeyecek.

2- Müslümanlar, bu sene Beytûllahı ziyaret etmeksizin geri dönecekler, gelecek sene üç günden fazla olmamak üzere Mekke-i Mükerreme’ye gelip Kâ’be-i Muazzama’yı ziyaret edebilecekler, bu üç gün içinde Mekkeliler şehir dışına çıkacaklar.

3- Müslümanlardan Kureyş’e sığınacaklar olursa geri döndürülmeyecek, fakat onlardan müslümanlara sığınanlar geriye döndürülecek.

4- Müslümanlardan hac ve umre veya ticaret için Mekke-i Müker-reme’ye geleceklerin canları, malları emniyet altında olacak, Kureyş tarafından Mısır’a, Şam’a geçip gitmek ve ticarette bulunmak üzere Medine-i Münevvere’ye gelenlerin de canları ve malları emniyet altında bulunacak.

5- Kureyş’ten başka kabileler, isterlerse müslümanların ve isterlerse Kureyş’in himayesine girebilecek.

Bu barış anlaşması üzerine Huza’a kabilesi, müslümanların, Benî Bekr kabilesi de Kureyş kabilesinin himayesine girdi.

Hudeybiye barış anlaşmasının ehemmiyeti, İslâm tarihinde pek büyüktür. Bunun çok faydaları görülmüştür. Bu büyük bir muzafferiyet demekti. Fakat bunu ilk evvel takdir eden yalnız Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz bulunmuştu.

Bu faydaların bir kısmı şunlardır:

1- Ashab-ı Kiram, savaşa hazırlanmamışlardı, silâhları noksandı. Düşman ise, çok hazırlıklı idi, âdete göre savaş edilmesi uygun değildi. Bu barış anlaşması ile bu savaşın önü alınmış oldu.

2- Müslümanlar, mükemmel talim ve terbiye görmüş oldukları için belki düşmanlarına galip geleceklerdi. Fakat Mekke-i Mükerreme’ye kat’i bir lüzum olmadığı halde savaş ile girilseydi Kâ’be-i Muazzama’ya hürmetsizlik edilmiş olurdu. Bilhassa Mekke-i Mükerreme’de bulunup da müslüman olduklarını korkularından saklayan bir kısım zayıf kimseler vardı, bunlar ayaklar altında kalabilirdi. Bu barış anlaşması ise, bunlara meydan bırakmamıştır.

3- Mekkeliler, Medine-i Münevvere’de kurulan İslâm hükümetini o zamana kadar tanımıyorlardı, bu barış anlaşması sayesinde ise, müslümanlar, kendi hükümetlerini onlara tanıtmış oldular.

4- Müslümanlar, bu antlaşma sebebiyle Kureyş’in taarruzundan emin olarak başka düşmanlarıyla uğraşmaya vakit buldular, başka taraflarda fetihler elde ettiler.

5- Bu barış anlaşması sayesinde birçok kabileler, müslümanlar ile serbestçe görüşerek müslümanlığın yüksekliğini anlamış oldu. Müslümanlığı kabul edenlerin sayıları birdenbire pek fazla arttı. Kısacası Hudeybiye barış anlaşması, bir feth-i mübîn (apaçık bir fetih) idi.

Hayber gazasına gelince, bu da Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in hicretinin yedinci senesinde vaki olmuştur. Şöyle ki, Hayber, Medine-i Münevvere’nin Şam tarafında dört günlük bir mesafede bir şehir idi. Çevresinde bir çok kaleler, hurmalıklar, tarlalar vardı. Burada yahudiler otururlardı, bir çok İslâm düşmanları da gelip bunlara katılıyordu, bunlar Müslümanlara karşı bir tehlike teşkil ediyorlardı. Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in hicretinin yedinci senesi Muharrem’inde idi ki, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, dört yüz piyade, iki yüz süvari ile burasını kuşattı.

İslâm ordusunun Hayber’e ulaşması geceye tesadüf etmişti. Fakat bir kavmi habersiz basmak, Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in âdetleri değildi, sabaha kadar bekledi, sabahleyin kuşatma başladı. Hayber kaleleri, pek sağlam idi. İslâm sancağı her gün Ashab-ı Kiram’dan büyük bir zata veriliyordu, fakat tam bir fetih nasib olmuyordu. Nihayet bir gece Fahr-i âlem (S.A.V) Hazretleri buyurdu ki: “Yarın İslam sancağını öyle bir zata teslim edeceğim ki, O, düşmana aralıksız hücum eder, asla kaçınmaz, O, Cenab-ı ALLAH’ı ve resulünü sever, Cenab-ı Hak ile Resulü de onu sever, ALLAH onun elleri ile fetih nasîp buyuracaktır.”

Ertesi gün Hz. Ali (R.A), Medine-i Münevvere’den gelip orduya yetişti. Göz ağrısından rahatsız olduğu için geride kalmıştı. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri İslâm sancağını Hz. Ali (R.A)ye verdi, O da hemen Kamus kalesi üzerine yürüyüp önünde sancağı dikti, bir çok Yahudiler ile teke tek vuruşmada bulunup hepsini tepeledi ve en sonunda Kamus kalesini fethetti, diğer kaleler de birer birer zaptedildi.

Hayber arazisi beytülmal adına kaydedildi. Halkı da bu araziyi ekip mahsullerinin yarısını beytülmâl’e vermek üzere yerlerinde bırakıldı.

O tarihe kadar İslâm ordusunda yalnız reislere mahsus olmak üzere bir sancak bulunurdu. Hayber gazasında ise, askerlere de bayraklar verilmişti.

Hayber gazasında müslümanlardan on beş şehit vardı. Düşmanın kaybı da doksan üç kişi idi.

Hayber’in fethinden sonra Haris kızı Zeynep adında bir Yahudi kadını, Peygamber (S.A.V) Efendimiz’e hediye olarak kızartılmış bir koyun takdim etti. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri, bundan bir lokma alır almaz; “Bu zehirlidir, sakın yemeyiniz!” diye emretti, mübarek omuzları arasından kan aldırdı, bu kadını da kendisi için cezalandırmayıp af buyurdu. Fakat Bera oğlu Bişr adındaki muhterem Sahabi, bundan yediği bir lokma yüzünden derhal vefat etmiş, Zeynep de suçunu itiraf eylemiş olduğundan Bişr’in varislerinin talebi üzerine, Zeynep kısas olmak üzere öldürüldü. Yaptığı cinayetin cezasını buldu.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN HÜKÜMDARLARI İSLAM DİNİNE DAVET ETMESİ

Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz, bütün milletlere Peygamber gönderilmiş olduğundan İslam dinine davet için hicretin yedinci senesi muharrem ayında birer mektup yazdırıp onları mühürledikten sonra birer elçi ile etraftaki hükümdarlara göndermiştir. Bu mübarek mektuplar, Necaşi denilen Habeş hükümdarı Ashame’ye, Mısır hükümdarı Mukavkıs’a, Doğu Roma İmparatoru Hirakl’e, Şam Meliki olup Hirakl’in bir valisi hükmünde bulunan Haris’e, Yemame Meliki Hıristiyan Ali oğlu Hevze’ye, İran Hükümdarı Husrev Perviz’e ve diğer hükümdarlara hitaben yazılmıştı.

Necaşi, Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in mektubunu alır almaz, öpüp yüzüne, gözüne sürmüş, Habeşistan’a hicret etmiş bulunan Hz. Cafer’in huzurunda İslâmiyeti kabul eylemişti. Mısır hükümdarı da Hz. Peygamber (S.A.V)in elçisine hürmette bulunmuş, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’e dört cariye ile Düldül adındaki meşhur katırı hediye olarak göndermişti. Bu cariyelerden biri Mâriye (R.A)dır ki, Fahr-i kâinat (S.A.V) Efendimiz’in İbrahim adındaki muhterem oğlu, bundan dünyaya gelmişti.

Rum Kayseri de bir çok hediyeler göndermiş, fakat kavminden korktuğu, saltanatına düşkün olduğu için müslüman olmamıştır.

Haris ise, Resulü Ekrem (S.A.V)in kıymetli mektubunu yere atmış olduğundan, Hz. Peygamber (S.A.V)in bedduasıyla az sonra kahrolup cehenneme gitmiştir.

Yemame kralı da “Hz. Muhammed (S.A.V), Beni kendisine veliahd tayin ederse müslüman olurum, yoksa kendisiyle savaşırım.” diye edepsizlikte bulunduğundan az sonra helak olmuştur.

İran hükümdarı ise, kıymetli mektubu alır almaz parçalamış olduğundan Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz: “Ya rabbi! O benim mektubumu parçaladı, sen de onun mülkünü parçala.” diye beddua buyurmuştu. Gerçekten az sonra İran hükümeti parçalandı, büsbütün sönüp İran ülkesi müslümanların eline geçti.

Bunlar, Hz. Peygamber (S.A.V)e ve onun mukaddes dinine ihanet edenlerin dünyadaki cezaları!... Ahiretteki cezalarını ise, artık düşünmeli!…

UMRETÜ’L-KAZA VE MU’TE SAVAŞI

Fahrülmürselîn (S.A.V) Efendimiz, hicretin yedinci senesi Zilkade ayında Umre = Kâbe-i Muazzama’yı tavaf ve sa’y niyetiyle Medine-i Münevvere’den çıktı, iki bin kadar Ashab-ı Kiramı yanında bulunuyordu. Ashab-ı Güzin’den meşhur şair Abdullah b. Revaha da önünde yürüyerek güzel güzel manzumeler okuyordu. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri Hudeybiye barış anlaşması gereğince Mekke-i Mükerreme’de yalnız üç gün kaldı, sonra Medine-i Münevvere’ye geri döndü.

Bu umre, hicretin altıncı senesinde yapılması istenilip Hudeybiye hadisesi sebebiyle yapılamamış olan umreye bedel olduğundan, buna “Umretü’l-kaza = umrenin kazası” denilmiştir.

Mûte savaşına gelince, bu da Peygamber (S.A.V) Efendimizin hicretinin sekizinci senesinde vaki olmuştur. Şöyle ki, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Busra valisine Haris b. Umeyr ile bir kıymetli mektup göndermişti. Haris, Şam diyarında Mu’te denilen yere varınca elçi olduğu bilindiği halde Rum Kayseri’nin kumandanlarından Şürahbil tarafından şehid edildi. Bu sebeple Şürahbil üzerine üç bin kişilik bir İslâm ordusu gönderildi. “Vadilkura” da düşman ile savaş yapıldı, ilk hucumda düşman bozuldu, İslâm ordusu “Maan”a vardı. Kayser’in yüz bin kişiden fazla bir ordu çıkardığı işitildi, fakat İslâm ordusu geri dönmeyip Mu’te’ye doğru yürüdü, bu yerde şiddetli bir harbe tutuştu.

Mu’te savaşında İslâm sancağını tutan Zeyd b. Harise, sonra Cafer b. Ebi Talib, daha sonra Abdullah b. Revaha Hazretleri şehid düştüler. Sonunda orada bulunan Seyfullah - ALLAH’ın kılıcı unvanına sahip bulunan meşhur Halid b. Velid İslâm askerini başına topladı, o gün muvaffakiyetle savaştı. Ertesi gün yine arslanca savaşa başladı, ordunun iki kolunun yerlerini değiştirdi, müslümanlara yardım gelmiş zannıyla düşmanın gözü yıldı ve en sonunda düşman ordusu bozulup geri çekildi. Hz. Halid de bunu fırsat bilip İslâm ordusu ile Medine-i Münevvere’ye döndü.

Müslümanların Romalılar ile yaptıkları ilk savaş, Mu’te savaşıdır. Bu savaşta üçbin müslüman, yüzbin Rum’a üstün gelmişti ki bu savaş, Ashab-ı Kiram’ın ne kadar yüksek manevî bir kuvvete sahip bulunmuş olduklarını ispat etmeye yeterli olur.

Bu savaş, Mute’de sürerken Resulü Ekrem Efendimiz, savaş meydanında neler olduğunu, gözleri önünde oluyormuş gibi görüp biliyordu, İslâm sancaktarlarının şehid düştüklerini mübarek gözleri yaşlar akarak yanındaki Ashab-ı Kiram’a haber veriyordu. Hz. Cafer (R.A)’ya kesilen iki koluna bedel ALLAH tarafından iki kanat verildiğini de beyan buyurdu. Bunun için bu muhterem şehide Cafer-i Tayyar denilmiştir. ALLAH Teâlâ bütün Ashab-ı Kiram’dan razı olsun, âmin.

MEKKE-İ MÜKERREME’NİN FETHİ

Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in hicretinin sekizinci senesi idi ki, Beni Bekr kabilesi, müslümanların himayesinde bulunan Huza’a kabilesi üzerine ansızın hücum etmiş, Kureyş reislerinden bazıları da Benî Bekr’e yardımda bulunmuş, neticesinde Huza’adan yirmi üç kişi öldürülmüştü. Mekke-i Mukerreme’deki Kureyş taifesi, bu şekilde “Hudeybiye barış anlaşması”nı bozmuş oldular. Huzaa’dan bir cemaat, Medine-i Münevvere’ye gelerek başlarına gelmiş olan felâketi anlattılar, yardım dilediler. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Ramazanı şerifin onuncu gününden sonra on bin kişilik bir ordu ile Medine-i Münevvere'den hareket etti, yolda Benî Süleym kabilesi de orduya katıldı, Mekke-i Mükerreme tarafına yürüdüler.

Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz’in muhterem amcası Abbas (R.A) evvelce müslüman olmuştu, fakat Mekke-i Mükerreme’de durduğu için müslümanlığını gizlemişti, bu kere İslâmiyetini ilân ederek Medine-i Tahire’ye gelmekte iken İslâm ordusuna rastgeldi, bu mukaddes ordu ile tekrar Mekke-i Mükerreme’ye döndü. Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, bundan çok sevinip, duygulandı, “Ya Abbas! Sen hicret edenlerin sonuncusu oldun” diye buyurdu.

Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri: “Kureyş tarafından saldırı olmadıkça savaşmayınız.” diye emretmişti, İslâm ordusu, savaşmaksızın Mekke-i Mükerreme’ye girdi. Tekbir sadaları dağları, taşları titretiyordu. Yalnız Halid b. Velid’in idaresindeki müslüman gurup, “Handeme” denilen mahalde düşmanın saldırısına uğradığından savaşa mecbur olmuş ve bir hücumda düşmanı dağıtıp o suretle Mekke-i Mükerreme’ye girmişti.

Resulü Efham (S.A.V) Efendimiz, Mekke-i Mükerreme’ye girecekleri sırada İslâm ordusunu gözden geçirdi, bir kere Mekke-i Mükerreme’den yalnızca hicret buyurmuş oldukları zamanı hatırladı, bir kere de şimdiki bu büyük muvaffakiyeti düşündü, hemen Hak Teâlâ Hazretlerinin lutf-u ihsanına teşekkür için mübarek başlarını, üzerine şeref vermiş olduğu devesinin boynu üzerine doğru uzatarak secdeye kapandı. Ne yüce bir kulluk manzarası! Bir şükür levhası!

Cuma günü idi, halk Harem-i şerif’te toplanmıştı. Vaktiyle Resulüllâh (S.A.V)e vermiş oldukları eziyetleri anarak bugün kendilerinden nasıl bir intikam alınacağını düşünüyorlardı. Halbuki O çok merhametli, O şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz hepsini affetti. Hepsinin hakkında merhamet ve şefkat gösterdi, “haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz, hürsünüz” diye buyurdu.

Beytullah’ın etrafında üç yüz altmış kadar put vardı. Bunların hepsini kırdırıp Ka’be-i Muazzama’yı temizletti, ötede beride bulunan putları da kırdırdı. Mekke-i Mükerreme’deki erkekler, kadınlar akın akın gelip müslüman oldular. Artık pek büyük, pek yüce bir inkılâp meydana gelmişti. O zamana kadar taşlara, ağaçlara, insanlara tapanlar şimdi yalnız ALLAH Teâlâ Hazretlerine tapmaya başlamışlardı. Şimdiye kadar Resulü Ekrem (S.A.V)e düşman olanlar, şimdi Onu kendi canlarından daha fazla seviyorlardı.

Yeryüzünün bu mübarek parçasından tabaka tabaka karanlıklar kalkıp açılmış, onların yerine hidayet, din, fazilet, hakikî medeniyet nurları kaplamıştı.

Resulü Zîşan (S.A.V) Efendimiz, Mekke-i Mükerreme’ye henüz pek genç bulunan, fakat bilgi, kabiliyet ve otoritesi takdirlere şayan olan Esid oğlu Attab (R.A)’ı vali tayin etti, Zilkade ayının son günlerinde Medine-i Münevvere’ye geri döndü.

HUNEYN GAZASI, EVTAS HÂDİSESİ

Mekke-i Mükerreme’nin fethi üzerine bir çok kabileler müslüman oldular. Ancak en büyük kabilelerden olan Benî Hevâzin ile Benî Sakif kabileleri harbe kalkıştılar. Taif ile Mekke-i Mükerreme arasında Huneyn denilen yerde toplandılar. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz henüz Mekke-i Mükerreme’de idi. Şevval ayının yedinci günü on bin kişilik bir ordu ile Huneyn’e doğru yürüdü. Müslümanlardan bazıları “bu ordu, hiç bir zaman azlıktan dolayı mağlup olmaz” demişti. Bu, yanlış bir düşünce idi. Çünkü zafer, ancak ALLAH Teâlâ’dandır, askerin çokluğu ise, görünen sebeplerdendir.

İnsan, bu sebepleri hazırlamalı, fakat muvaffakiyeti Hak Teâlâ’dan beklemelidir. İşte kendilerine bir uyanma dersi olmak üzere müslümanlar, bu gazada ilk baştan bozuldular, fakat sonra Hakk’ın lûtfuyla yine galip oldular. Şöyle ki büyük kahraman Halid b. Velid Hazretleri, yanındaki erler ile beraber tedbirsizce yürürken pusuda bulunan düşmanın hücumuna uğrayarak bozuldu, bunların arkasındaki Mekkeli İslâm erleri de bozulup dağıldı. Nihayet bozgunluk bütün İslâm ordusuna sıçradı. Harp meydanında yalnız şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimizle Ashab-ı güzînden birkaç zat kalmıştı. Resulü Ekrem (S.A.V)in gösterdiği metanet ve şecaat, fevkalâde idi. “Ey ALLAH’ın dinine ve resulüne yardım edenler!.. Nereye gidiyorsunuz?, geliniz, ben ALLAH’ın kulu ve rasülüyüm” diye nida ediyordu. Nihayet Ashab-ı Kiram, uykudan uyanırcasına uyandılar, tekrar toplanmaya başladılar, düşmana şiddetli bir hücum ederek şanlı bir galibiyet kazandılar.

Evtas hadisesine gelince Huneyn gazası neticesinde Beni Hevazin kabilesi, İslâmiyeti kabul ettiği için azat edilmişti. Düşman firarilerinden bazıları ise, Evtas denilen vadide toplanmışlardı. Gönderilen küçük bir İslam birliği tarafından esir edildiler. İçlerinde Beni Sa’d kabilesinden Harisin kızı Şeyma da vardı. Şeyma, Fahr-i âlem (S.A.V)in süt kız kardeşiydi. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, onun esir düştüğünü haber alınca üzüldü, mübarek gözlerinden yaşlar aktı. Hakkında bir çok ikram, ihsan ve gönül alıcı davranışta bulunduktan sonra kendisini kabilesi arasına gönderdi.

Savaştan firar eden Benî Sakif kabilesi de gidip Taife kapanmışlardı. İslâm ordusu tarafından Taif şehri on sekiz gün kadar kuşatıldı. Fakat o sırada fetih nasip olmadı, kuşatma kaldırıldı, bir sene sonra Taif halkı gelip İslâm ile şeref buldular.

TEBÜK GAZASI

Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in hicretinin dokuzuncu senesi idi. Romalıların Şam’da İslâm aleyhine büyük bir ordu hazırlamış oldukları haber alındı, bunun üzerine Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, otuz bin kişilik bir ordu ile Medine-i Münevvere’den çıktı, Tebük denilen yere kadar vardı, yirmi gün kadar orada kaldı, fakat düşmandan hiç bir hareket görülmedi. Artık Şam’a kadar gidilmesini uygun görmeyip Medine-i Münevvere’ye geri dönüldü.

Tebük seferi esnasında Medine-i Tahire’de kıtlık vardı, İslâm ordusu güçlükle hazırlandığı için bu orduya “Ceyşü’l-usre” denilmiştir. Bu orduya İslâm zenginleri, hattâ fakirleri bile yardıma koşmuşlardı. Bir çok kadınlar, küpelerini bileziklerini, mücevherlerini teberru ettiler. Hz. Sıddık, bütün servetini getirip Resulü Ekrem (S.A.V)e teslim etti. Hz. Faruk, malının yarısını verdi, Hz. Osman Zinnureyn, Şam’a göndermek üzere hazırlamış olduğu bir ticaret kafilesini tamamen bağışladı. İşte bunlar, bizler için hak yolunda birer fedakârlık numunesidir.

Tebük seferi esnasında bazı kabileler ile münafıklardan bir çokları birer bahane ile geri kalmışlardı. Münafıklardan bir kısmı, “Böyle sıcak bir mevsimde yola çıkılır mı? Muhammed (S.A.V) Roma devletini oyuncak mı sanıyor?” diye insanlara korku, dehşet veriyorlardı. Hatta sefer esnasında Hz. Peygamberin devesi kaybolmuştu. Münafıklardan biri “Muhammed (S.A.V) Peygamberim diyor, yerden gökten haber veriyor, halbuki devesinin nerede olduğunu bilemiyor” demişti.

Zaten münafıkların, İslâmiyet düşmanlarının âdetleri böyledir. Her hâdiseden istifade ederek müslümanları şüpheye düşürmek, müslümanların temiz inançlarını sarsmak, neticesinde de onların kutsal varlığını perişan etmek isterler. Fakat uyanık kalbli müslümanlar, düşmanlarının mahiyetlerini, maksatlarını, ileri sürdükleri görüşlerinin ne gibi bozuk fikirlere dayandığını pek güzel bilir, takdir ederler.

Kısacası Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, o münafıkın cahilane sözlerini, Hak Teâlâ’nın bildirmesiyle bilip Ashab-ı güzînine hikâye buyurdu “Vallahi ben Hak Teâlânın bildirdiği şeylerden başkasını bilemem, şimdi ALLAH Teâlâ bana bildirdi, deve filan derededir, yuları bir ağacın dalına takılıp kalmıştır. Gidip getirin” diye emretti. Onlar da koşup gittiler, deveyi o hal üzere buldular, oradan alıp getirdiler.

Tebük seferinden savaş edilmeksizin dönülmüştü. Fakat bu seferin birçok faydaları görülmüştür. Mesela: Müslümanların koca bir Roma İmparatorluğuna böyle meydan okuması, herkese dehşet verdi, İslâm ruhundaki kahramanlığı gösterdi, bir çok beldelerin idarecileri, müslümanlara cizye adıyla vergi vermeyi kabul ettiler. Yemen’den, Necid’den ve başka taraflardan birçok kabileler, müslüman olmak üzere Medine-i Münevvere’ye elçiler gönderdiler. Artık arap yarımadasında müslümanlara karşı durabilecek bir kuvvet kalmamıştı. Müslümanlığın etrafa yayılması, fevkalade bir genişlik almıştı.