İlmihal Kategorileri

Sehiv Secdeleri, Tilavet Secdesi, Şükür Secdesi, Nafile Namazlar

SEHİV SECDELERİ İLE ALAKALI MESELELER

       Sehiv secdeleri herhangi bir namazın vaciplerinden birini yanılarak terk veya tehirden dolayı (Farzın tehiri vacibin terki demektir) o namazın sonunda yapılması icap eden iki secde ile “Ettehiyyatü'den ve "Allâhümme salli… ve bârik" ile duadan ibaretir. Şöyle ki, son ka'de(oturuş)da yalnız “Ettehiyyatü” okunduktan sonra iki tarafa selam verilir, daha sonra “ALLAH'ü ekber” denilerek secdeye varılıp üç kere “Sübhane rabbiye’l-ala” okunur, daha sonra “ALLAH'ü ekber” denilerek kalkılır, bir tesbih miktarı oturduktan sonra tekrar “ALLAH'ü ekber” diyerek ikinci secdeye varılır, yine üç defa “Sübhane rabbiyel'ala” okunduktan sonra “ALLAH'ü ekber” denilerek kalkılır, oturularak “Ettehiyyatü” ve “Allâhümme salli… ve bârik” ile “Rabbena Atina” duası okunup evvela sağ tarafa sonrada sol tarafa selam verilir.

       Yalnız sağ tarafa selam verildikten sonra sehiv secdelerinin yapılması daha faziletlidir, ihtiyata uygundur. Nitekim cemaatle kılınan namazlarda cemaatin yanlışlıkla dağılmasına meydan vermemek için, yalnız sağ tarafa selamdan sonra sehiv secdesinin yapılması gerekli görülmüştür.

       Sehiv secdeleri vaciptir. Malum olduğu üzere gerek farz ve gerek vacip veya sünnet olan herhangi bir namazın kıraat, rukû, sücud gibi farzları; Fatiha, zamm-ı sûre, tertibe riayet gibi vacipleri; ka'de (oturuşlarda) Allâhümme salli… ve bârik okunması gibi sünnetleri vardır. Bu sebeple bunlara riayet lazımdır ki, bir namaz mükemmel olmuş olsun.

       Şimdi farz olsun olmasın herhangi bir namazda bir farzın kasten veya yanılarak terk edilmesi, o namazın iadesini icap eder, bu büyük noksanı telafi için sehiv secdeleri kâfi değildir.

       Bir vacibin kasten terk veya tehiri ise bir günahtır, bundan dolayı sehiv secdeleri lazım gelmezse de, böyle bir namazı iade etmek uygundur. Bir vacibin yanılarak terk edilmesi veya tehir edilmesi ise sehiv secdelerini icap eder. Bu sûretle o noksan düzeltilmiş ve telafi edilmiş olur. Bir sünnetin kasten veya yanılarak terki ise sehiv secdelerini icap etmez, fakat kasten terk edilmesi, bir kusurdur, sevaptan, faziletten mahrumiyete sebebiyet verir.

       (Sehiv secdeleri, Malikiler'e göre sünnettir. Şafiiler'e göre de sünnettir, şu kadar var ki imam, sehiv secdelerinde bulunursa buna uymak cemaat için vacip olur.)

       Hanbelîler'e göre bazen vacip, bazen sünnet, bazen de mübah olur. Meselâ namazın terkedilen bir sünnetinden dolayı yapılacak sehiv secdeleri mübahtır.

       Sehiv secdeleri İmam Şafiî ile İmam Ahmed'e göre iki tarafa daha selam verilmeden yapılmalıdır, İmam Mâlik'e göre yanılma, bir fazlalık sebebiyle ise sehiv secdeleri selâmdan sonra, bir noksan veya bir noksan ile fazlalık sebebiyle ise selâmdan evvel yapılmalıdır. Bu, biraz daha faziletli olma meselesidir. Yoksa hepsi de caizdir.)

       Bir namazın tam bir rüknünü, bir farzını öne almak veya tehir etmek, sehiv secdelerini icap eder. Çünkü bu öne alma ve tehir vacibi terk etmek kısmındandır. Kıyamda "Sübhaneke"den sonra henüz kıraatta bulunmadan rükûya gidilip, daha sonra hatırlanarak kıyama dönmekle kıraat farzının yerine getirilmesi gibi. Bu halde evvelki rukû muteber olmaz, kıraatten sonra yeniden rukû yapılır. Böyle kıyama dönmekle kıraat, daha sonra rukû bulunmadığı takdirde namaz bozulur. Çünkü böyle her rekatta rukû gibi tekrar edilmeyen rukûnlar arasında tertibe riayet edilmesi farzdır.

       Namazın rekatlarından birindeki iki secdeden biri, yanılarak terk edilip ondan sonraki rekatın veya ka'de (oturuş)un sonunda hatırlansa, bunun tehire uğramasından dolayı namazı iade lâzım gelmez. Bilakis hemen o secde kaza edilir. Eğer son ka'dede iken hatırlansa, bu secde yapılır. Daha sonra son ka'de tekrar edilir, ondan sonra da sehiv secdeleri yapılır. Bu halde son rekatta beş secde ile üç ka'de bulunmuş olur. Çünkü her rekatta iki secde vardır. Böyle tekrar edilen bir rüknün kısmen tehir edilmesi, farzı terk kısmından olmadığı için iadeyi icap etmez.

       Fakat bir rekattaki iki secdeden ikisi de yanılarak öne alınmış olsa, meselâ evvelâ iki secde daha sonra rukû yapılmış bulunsa bu halde farz olan tertibe riayet için tekrar rükûya, daha sonra secdelere gidilir, bu tekrar ve iadeden dolayı da namazın sonunda sehiv secdeleri yapılır.

       Herhangi bir namazın bir rüknünü tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rukû veya üç defa secde yapılması gibi. Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha'nın peşpeşe tekrar okunması, rükûda veya secdede veya teşehhüd yerinde Kur'an okunması da böyledir.

       Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha'nın iki defa okunması veya bunlarda Fatiha ile beraber başka bir sûrenin de okunması, yahut yalnız başka bir sûrenin okunması sehiv secdelerini icap etmez. Çünkü bu takdirde bir vacip terk veya tehir edilmiş ve Kur'an meşru olan yerinin dışında okunmuş olmaz. Şu kadar var ki, bu halde bu rekatlar evvelki rekatlardan daha uzatılmış ve cemaata ağırlık verilmiş olursa mekruh olmaktan uzak olamaz.

       Bir vacibi yanılarak terk etmek sehiv secdelerini icap eder. Birinci ka'deyi veya vitirde kunutu veya bayram namazlarında zait tekbirleri, yahut birinci veya ikinci ka'delerde tahiyyatı okumayı terk etmek gibi. 

       Vitir namazında rükûdan sonra kunut duasının unutulduğu hatırlansa, artık okumak üzere kıyama dönülmez, rükûdan sonra okunması da lâzım gelmez. Çünkü yeri kaçırılmıştır. Rukû halinde hatırlandığı takdirde de okunması icap etmez. Sahih olan rivayet böyledir. Bununla beraber okunsun okunmasın, her iki takdirde de sehiv secdeleri lâzım gelir. Kunut tekbirini unutup almamak, bir görüşe göre sehiv secdesini icap eder, bir görüşe göre icap etmez.

       Bir vacibin yanılarak tehir edilmesi de sehiv secdelerini gerektirir. Birinci veya üçüncü rekattan sonra biraz oturulması, dördüncü rekattan sonra beşinci rekat için ayağa kalkılması, sabah namazının ikinci rekatından sonra üçüncü bir rekata ve akşam namazının üçüncü rekatından sonra dördüncü bir rekata kalkılması gibi.

       Birinci ka'de (oturuş)da teşehhüt miktarından fazla oturulup üçüncü rekata kıyamın te'hir edilmesi de böyledir.

       Bir vacibin vasfını değiştirmek, sehiv secdesini gerektirir. İmamın aşikare okunacak âyetleri gizlice veya gizlice okunacak ayetleri aşikare okuması gibi. Bunun sınırı, namaz sahih olacak miktar okunmasıdır. Fatiha’yı şerîfenin ilk âyetlerini okumak bu kısımdandır.

       Bununla beraber yalnız kısa bir âyet miktarı okunması da İmam-ı A'zam'a göre bu hükümdedir. İmameyn'e göre ise bu hükümde değildir.

       Aşikare okumanın aşağı mertebesi, başkasının işiteceği miktardır, gizlice "hafiyyen" okunmanın en aşağı mertebesi de yalnız okuyanın işiteceği miktardır.

       Sessizce okunacak yerde Fatiha'nın çoğu bir yanılma neticesi aşikare okunsa geri kalan kısmı yine sessizce okunur.

       Bilâkis aşikare okunacak bir namazda Fatiha kısmen gizlice okunup da daha sonra aşikare okunacağı hatırlansa, Fatiha yeni baştan aşikare okunur. Ta ki bir rekatta aşikare okumak ile sessizce okumak bir arada bulunmuş olmasın. Fakat diğer bir görüşe göre bu yeniden okunmaz, yalnız geri kalan kısmı aşikare okunur.

       Tek başına namaz kılanın aşikare veya gizlice okumasından dolayı Zahirürrivaye'ye göre sehiv secdesi lâzım gelmez. Şu kadar var ki, gizlice okunacak yerde, meselâ öğle namazında alenen okunması kasıtlı olursa bir günah sayılır.

       Tek başına namaz kılanın gündüzün kılınan nafile namazlarında âşikare kıraatte bulunması mekruhtur.

       İmam, meselâ sabah namazında Fatiha’yı şerifeyi yanılarak gizlice okuyup sonra hatırlasa, ilave edeceği sûreyi alenen okur, Fatiha'yı iade etmez.

       Cemaat halinde aşikare kıraat edilecek bir namaza başlamış ve Fatiha’yı gizlice okumuş olan bir şahsa başkası gelip uysa, o şahıs imam olmayı arzu ederse sûreyi alenen okur, arzu etmezse alenen okuması lâzım gelmez.

       Farz bir namazda ikinci rekattan sonra oturulmayıp da üçüncü rekata yanılarak kıyam için hareket edilince bakılır; eğer ka'deye yakın ise oturulur, sehiv secdesi lâzım gelmez. Fakat kıyama yakın ise kalkılır, daha sonra sehiv secdeleri yapılır. Çünkü bu halde vacip olan birinci ka'de terk edilmiş bulunur.

       Bununla beraber Zahirürrivaye'ye göre namaz kılan, henüz tam kıyama doğrulmamış ise ka'deye döner, vacibi terk etmez, imam tam doğrulup kalktıktan sonra ka'deye dönerse namazı bozulur. Zira bu takdirde farz olan kıyam bozulmuş, namazın tertibi büsbütün değiştirilmiş olur. Diğer bir görüşe göre bu halde namazı bozulmaz, kendisi günah işlemiş olur, sehiv secdeleri icap eder.

       Sünnetlerde ikinci rekatı müteakip oturulup "tahiyyat" okunmadığı üçüncü rekatta hatırlansa bakılır. Eğer bu üçüncü rekatın secdesi daha yapılmamış ise oturmaya dönülür. Yapılmış ise dönülmez. Diğer bir görüşe göre secde yapılmış olsun olmasın, artık oturmaya dönülmez, her iki takdirde de sehiv secdeleri lazım gelir.

       Dört rekatlı farzlarda ikinci ka'deye oturulmaksızın beşinci rekata kalkılacak olsa, henüz beşinci rekat için secde edilmedikçe ka'deye dönülür, teşehhütten sonra selâm verilip sehiv secdeleri yapılır. Çünkü farz olan bir ka'de tehir edilmiş, bu tehir ise vacibi terk sayılmıştır. Fakat beşinci rekat için secde yapılmış olursa, bu namaz nafileye dönmüş bulunur. Artık buna bir rekat daha ilâve edilir, tam altı rekatlı bir nafile namaz kılınmış sayılır. Bu halde en sahih olan görüşe göre sehiv secdeleri lâzım gelmez. Bu mesele, İmam-ı A'zam ile İmam Ebû Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre beşinci rekatın secdesinden baş kaldırılınca, namaz tamamen bâtıl olmuş olur.

       Dört rekatlı bir farz namazın son ka'desinde selâm verilmeden yanılarak ayağa kalkılsa hemen ka'deye dönülüp selam verilir ve sehiv secdeleri yapılır. Fakat beşinci rekat için secdeye varılmış olunca, buna bir rekat daha ilâve edilir. Bu halde evvelki dört rekat ile farz tamam olmuş olur. Diğer iki rekat da nafile sayılır ve istihsanen (Açık olan kıyası bırakıp insanların ihtiyacına daha uygun olanı almaktır. İstihsan, Fıkıh Usulü'nde bir delildir.) sehiv secdeleri de yapılır.

       Akşam namazında ikinci ka'deden sonra bir dördüncü rekata, sabah namazında da ka'deden sonra bir üçüncü rekata kıyam edilmesi de bu hükümdedir.

       Bu sebeple bunlara ilâve edilen ikişer rekat da nafile olmuş olur. Bunlar, tam bir kasıtla beraber yapılmadığı için vakit itibarıyla mekruh sayılmaz. Tercih edilen de budur.

       Dört veya üç rekatlı farz ve vitir namazlarında birinci ka'dede teşehhütten sonra yanılarak "ALLAH’ümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed" denilmesi ve İmam-ı A'zam’dan bir rivayete göre bu teşehhütten sonra bir harf bile ziyade edilmesi, sehiv secdelerini icap eder. Fakat son ka'delerde teşehhütten sonra Kur'an okunması, dua edilmesi, sehiv secdelerini icap etmez. Çünkü bu ka'de, dua ve sena mahallidir. Kur'an ise dua ve senayı toplayıcıdır.

       Namazda zikirlerin, duaların ve teşehhüdün, yani tahîyyatın aşikâre okunması da sehiv secdelerini icap etmez.

       Farz namazların son üçüncü ve dördüncü rekatlarında kasten sükût edilip Fatiha veya başka bir sûre veya bir miktar âyeti celile okunmaması, bir hatadır, sehiv secdelerini icap etmez. Fakat yanılarak sükût edilip Fatiha’yı şerife veya diğer bir sûre okunmaması, sehiv secdelerini icap eder.

       İmam Ebû Yusuf'a göre her iki takdirde de sehiv secdeleri lâzım gelir.

       Namaz içinde bir rükün eda edilecek kadar tefekküre dalınsa, meselâ; îftitah tekbirini aldım mı, almadım mı diye o kadar düşünülse de sonra tekbir alındığı hatırlansa veya alınmamış olması sanılarak tekrar bir tekbir daha alınsa, sehiv secdeleri lâzım gelir.

       Aynı şekilde üç rekat mı, dört rekat mı kılındığında tereddüt edilerek düşünülse veya Fatiha okunduktan sonra hangi sûrenin okunacağı tefekkür edilse, yine sehiv secdeleri icap eder. Çünkü bu hallerde vacip tehir edilmiş olur.

       Bir rüknü veya bir vacibi eda etme esnasında meydana gelecek bir tefekkür, bir düşünce ise sehiv secdelerini gerektirmez. Tam bir kalb huzuru ile namaz kılmak, öyle herkese kolay ve nasip olacak bir fazilet değildir.

       Bir kimse, kıldığı bir namazın rekatlarında şüphe etse, bakılır; eğer bu şüphe, ömründe başına ilk defa gelmiş ise o namazı yeniden kılar. Fakat birkaç defa gelmiş ise araştırır, kanaatine göre hüküm verir, namazı yeniden kılmaya lüzum görülmez. Araştırma hususunda kalbin şahitliği kâfidir.

       Meselâ sabah namazını kılarken bir rekat mı kıldım, iki rekat mı diye şüphe edip de bir rekat kılmış olduğuna kalben hüküm verse, buna ihtiyaten bir rekat daha ilâve eder, bu husustaki tereddüdünden, düşüncesinden dolayı da sehiv secdelerini yapar. Bilakis iki rekat kılmış olduğuna hüküm ettiği takdirde oturur, teşehhütten ve selâmdan sonra sehiv secdelerini yapar. Hiç birine karar vermediği takdirde de az olanı alır, çünkü az, kesin olandır. Bu halde bir rekat daha kılar. Şu kadar var ki, bu takdirde tereddüt ettiği rekatın sonunda oturur, daha sonra kalkıp o bir rekatı kılar. Zira evvelce iki rekat kılmış olması muhtemeldir. Bu takdirde de namazın sonunda sehiv secdelerini yapar.

       Dört rekatlı bir namaza başlamış olan kimse, kıldığı rekatın birinci rekat mı, ikinci rekat mı olduğunda şüphe edip bir tarafı tercih edemezse, kendisini bir rekat kılmış sayar ve her bir rekatın sonunda ihtiyaten bir kerre teşehhüt miktarı oturur, bu sûretle dört defa ka'de yapılmış olur. Çünkü birinci sayılan rekatın ikinci ve üçüncü sayılan rekatın dördüncü rekat olması ihtimal dahilindedir.

       Bir kimse kıldığı rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda tereddüt etse, (sahih olan görüşe göre) bu rekatın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemezse, bunu ikinci rekat sayar, geri kalan rekatları da tamamlar. Bundan akşam namazı ile vitir namazı müstesnadır. Bu tereddüt, bunlardan birinde vaki olursa, oturmak lâzım gelir. Çünkü tereddüt edilen rekatın üçüncü rekat olması muhtemeldir. Bu halde teşehhütten sonra bir rekat daha ilâve edilir. Zira tereddüt edilen rekatın, ikinci rekat olması muhtemeldir. Bunların sonunda da sehiv secdeleri yapılır.

       Dört rekatlı namazlarda kılınan rekatın dördüncü rekat mı, beşinci rekat mı olduğunda ve sabah namazında kılınan rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda, akşam ile vitir namazlarında da kılınan rekatın üçüncü rekat mı, dördüncü rekat mı olduğunda şüphe edilse, sonunda oturulur, teşehhütten sonra kalkılıp bir rekat daha kılınır. Çünkü bu rekatların üçüncü, dördüncü veya beşinci rekat olması muhtemeldir. O halde ilâve edilen birer rekat ile fazla olan miktar, nafile olmuş olur. Sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu şüphe, kıyam veya rukû veya rükûdan kıyam halinde olduğuna göredir.

       İlk secde yapıldıktan sonra (şüphelenme vâki) olursa, ittifakla namaz bâtıl olur. Çünkü şüphe edilen rekatın fazla olup son ka'de (oturuş)'un terk edilmiş bulunması muhtemeldir. İlk secde halinde olursa, yalnız İmam Muhammed'e göre namaz bâtıl olmaz.

       Namazda Fatiha’dan evvel başka bir sûre, hatta bir harf bile olsa, yanılarak okunsa, iade edilerek evvelâ Fatiha’yı şerife, sonra da o sûre okunur. Namazın sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu tertip noksanı, rukû halinde bile hatırlansa, kıyama dönmekle iadesi gerekli kılınır. Böyle bir yanılma, çoğunlukla olmaz. Bu sebeple bunun az miktarı da af olmaz. Fakat bir namazda okunan bir sûrenin altındaki sûre de okunulmak istenilirken üstündeki sûre okunsa, bundan dolayı sehiv secdeleri lâzım gelmez.

       Bir kimse namazda Fatiha okuyup okumadığında şüphe etse, bakılır: Eğer henüz başka sûre okumamış ise Fatihayı okur, fakat başka sûre okumuş ise, artık Fatihayı okumaz. Çünkü sûrenin Fatihadan sonra okunması bellidir. Bununla beraber bu hususta bir görüş ve kanaati var ise, ona göre amel eder.

       Bir kimse ilk rekatlarda birer sûre okuyup da Fatihayı okumamış bulunduğunu secdeye vardıktan sonra hatırlasa, son rekatlarda Fatiha’yı iade etmez. Çünkü son rekatlarda zaten Fatiha okunacaktır. Bir rekatta iki Fatiha okunması ise meşru değildir. Yalnız Hasan ibn-i Zeyyad'a göre son rekatlarda Fatiha kaza edilir.

       Dört veya üç rekatlı farz namazların ilk iki rekatında Fatiha'dan sonra birer sûre (birer miktar ayet-i celile) ilave edilmemiş olsa, bu sûre üçüncü ve dördüncü rekatlarda Fatihadan sonra okunur ve bu namaz, cemaatle kılınan bir akşam veya yatsı namazı ise, üçüncü ve dördüncü rekatlarda hem Fatiha, hem de okunacak sûre aşikare okunur. Çünkü bir kıyamdaki kıraat, birdir. Bunun bazısı gizlice, bazısı aşikare okunamaz. Yalnız sûrenin aşikare okunacağı görüşünde olanlar da vardır. İmam Ebu Yusuf'a göre ise, ikisi de gizlice okunur. Çünkü son rekatlarda gizlice okumak sünnettir. İmam Ebû Yusuf'tan bir rivayete göre de artık son rekatlarda bu sûre okunmaz, zira bunun yeri kaçırılmıştır. Bununla beraber yukarıda anlatılan bütün durumlarda sehiv secdeleri yapılır.

       İmamın yanılması, kendi hakkında asaleten, cemaat hakkında da imama uymaları sebebi ile sehiv secdelerini icap eder. Cemaatten birinin imama uymuş olduğu halindeki yanılması ise, ne kendisi, ne de imam hakkında sehiv secdelerini icap etmez.

       Sehiv secdesi halinde bulunan bir imama uymak sahihtir. Gerek sehiv secdelerinin herhangi birinde ve gerek teşehhüdünde olsun müsavidir. 

       İmama ikinci sehiv secdesinde uyan kimseye birinci secdeyi ve sehiv secdelerinden sonraki teşehhüdde uyan kimseye de her iki secdeyi kaza etmek lâzım gelmez.

       Mesbuk (imama birinci rekattan sonra uyan kimse), imam ile beraber sehiv secdelerini yapar, hatta imamın yanılması mesbukun uymasından evvel vaki olmuş olsa bile. Çünkü imama tabidir.

       Mesbuk, henüz imamı selâm vermeden ayağa kalkıp kıraatta ve hatta rükûda bulunduktan sonra imamı selâm verip sehiv secdelerine varacak olsa, mesbuk da hemen bu secdelere iştirak eder. Evvelce yaptığı kıraatı ve rükûsu aradan kalkar. Bunları yeniden kalkıp yapar.

       Bununla beraber mesbuk, bu secdelerde imamına uymasa, namazı bozulmaz. Namazını bitirince bu sehiv secdelerini kendi başına yapar.

       Aynı şekilde mesbuk, secdeye vardıktan sonra imamı sehiv secdelerini yapacak olsa, imamına tabi olmaz, namazını bitirir, sonra sehiv secdelerini yapar. Şayet bu halde imamına uysa, namazı bozulur.

       Mesbukun imamdan sonra kendi başına kılacağı rekatlardan birinde yanılması, hakkında sehiv secdelerini icap eder. Hatta evvelce imam ile beraber de sehiv secdelerinde bulunmuş olsa bile. Çünkü bu hususta tek başına namaz kılan kimse olmuştur.

       Mesbuk, imam ile beraber yanılarak selâm verse, kendisine sehiv secdeleri lâzım gelmez. Fakat imamın selâmından sonra selâm verecek olsa, lâzım gelir. Çünkü birinci halde henüz imama uymuş, ikinci halde ise tek başına namaz kılan kimsedir. İmama uyana ise, kendi yanılmasından dolayı secde lâzım gelmez.

       Sehiv secdeleri, bir namazda yanılmaların birden fazla olması sebebiyle tekrar edilmez. Bu sebeple bir kimse, bir namaz içinde iki-üç defa yanılsa, gaflette bulunsa, bunlar için namazın sonunda yalnız bir defa sehiv secdelerinde bulunması yeterli olur ve sehiv secdelerindeki bir yanılma da başkaca sehiv secdelerini icap etmez.

       Sehiv secdeleri, kasten veya yanılarak terk edilse, namaza aykırı bir hal olmadıkça, meselâ konuşulmadıkça yine yapılabilir. Fakat teşehhütten sonra gülmek, söz söylemek gibi namaza aykırı bir hal olursa veya vakit sehiv secdelerine yetmezse, sehiv secdeleri düşer. Sabah namazında selamı müteakip güneşin doğması, ikindi namazında güneşin değişmesi (kerahet vaktinin girmesi) gibi.

       Bir imam, sehiv secdelerini terkedecek olsa, cemaat da terk eder. Nitekim Cuma ve Bayram namazlarında fazla izdihamdan dolayı bir karışıklığa meydan vermemek için bu secdeler terk edilmektedir.

       Sehiv secdelerindeki iki secde ile tahiyyat ve selam vaciptir. Tahiyyattan sonra "ALLAH'ümme salli… ve barik…" ile dua okunması ve bu secdelerdeki tekbirler ve secde halindeki tesbihler ve iki secde arasındaki celse (oturma) da sünnettir.

       Bir kimse, namazını tam kıldığını kesin olarak bildiği halde, âdil bir kimse eksik kıldığını haber verse buna aldırış etmez. Fakat iki âdil kimse haber verirse, onların haberlerine itibar etmesi lâzım gelir. Çünkü bu haber, dinen muteber bir şahitlik ölçüsündedir. Böyle bir haber ise, bir çok hususlarda muteberdir, bağlayıcıdır. İmam ile cemaat, ihtilâf ettikleri takdirde imam, kesin kanaati var ise, cemaatin sözüyle amel etmez. Yoksa amel eder. 

TİLÂVET SECDESİ İLE ALAKALI MESELELER

       Kur'an-ı Kerim'in sûrelerinde on dört secde âyeti vardır ki, bunlardan birini okuyan veya işiten her mükellef için bir secde lazım gelir. Şöyle ki, tilâvet secdesi niyetiyle eller kaldırılmaksızın "ALLAHü Ekber" denilerek secdeye varılır, secdede üç kerre "Sübhane rabbiyel a'lâ" veya bir kere: "Sübhane rabbinâ in kane va'dü rabbinâ le mef'ula" (Rabbimizi bütün noksanlıklardan tenzih ederiz, beri kılarız. Rabbimizin va’di mutlaka yerine getirilir." (İsra Suresi: 108)  denilir. Daha sonra "ALLAH’ü Ekber" denilerek secdeden kalkılır.

       Tilâvet secdesinin rüknü ALLAH’ü Teâlâ'ya tazim, tevazu ve secdeden kaçınanlara muhalefet için alnı yere koymaktır. Fakat namaz halinde rukû ve hasta için îmâ da aynı maksadı taşımış olduğundan bu, secde yerine geçer. Nitekim aşağıda izah edilecektir.

       Tilâvet secdesine ayaktan inilmesi ve bu secdeden kalkarken ayağa kadar kalkılması ve böyle ayağa kalkarken: "Gufraneke Rabbena ve ileyke’l-masîr = Ey Rabbimiz! Senin mağfiretini istiyoruz. Dönüş ancak sanadır." (Bakara Suresi: 285) denilmesi müstehaptır. Bu secdeye inilirken ve bundan kalkılırken alınan tekbirler de müstehaptır. Asıl secde ise vaciptir. Bu secdede teşehhüt ve selâm yoktur. (Diğer üç mezhep imamına göre tilavet secdesi sünnettir.)

       Tilâvet secdesini yapacak kimsenin hadesten ve necasetten temiz, avret yerleri örtülü, kıbleye yönelmiş olması şarttır.

       Tilâvet secdesi, secde ayetini okuyan bir mükellef için vacip olduğu gibi, bunu dinleyen bir mükellef için de vaciptir. İster dinlemeyi kastetmiş olsun, ister olmasın. Bu secdeyi yapan, sevaba erer, yapmayan da bir vacibi terk etmiş olacağından günaha girer.

       Bülûğ çağına yaklaşmış bir çocuğun, cünübün, hayızlı ile loğusanın veya bir sarhoşun veya bir gayrimüslimin okuyacağı bir secde ayetini işiten her mükellefe tilavet secdesi vacip olur. Çünkü bunların bu okuyuşları sahih bir okumadır. Müslüman olan bir cünüb veya sarhoş da okuyacağı veya işiteceği bir secde âyetinden dolayı, secde ile mükellef olur. Temizlik ve uyanıklık (sahv) halinde bu secdeyi yapmaları lâzım gelir.

       Fakat hayızlı ve loğusa bulunan bir kadına ne okuyacağı ve ne de işiteceği bir secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi vacip olmaz. Çünkü bunlar bu halde namaz ile mükellef değillerdir.

       Uyuyanın, delinin okuyacakları secde ayetlerinden dolayı işitenlere, en sahih olan görüşe göre tilâvet secdesi lâzım gelmez. Nitekim kendileri de bu secde ile mükellef olmazlar. Zira bunların okumaları ve işitmeleri bir kasıt ve ayırım ile beraber olmamıştır. Fakat daha sahih görülen bir görüşe göre kendisine secde âyetini okuduğu haber verilse, uyuyana tilâvet secdesi vâcip olur. İhtiyata uygun olan da budur.

       Eğitilmiş kuşlardan veya yankıdan veya sesleri aksettiren CD - kasetçalar ve benzeri ses kayıt cihazı gibi bir aletten işitilen bir secde âyetiyle de tilâvet secdesi vacip olmaz. Fakat diğer sahih görülen bir görüşe göre kuşlardan işitilen secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi lâzım gelir. Zira işitilen Kelâmullah'tır, ihtiyata uygun olan da budur.

       Radyoya gelince bu, yankı olmaktan ziyade nâkil sayılmaktadır. Kasıtlı olarak okunan şeylerin hemen aynısını nakletmektedir, bundan işitilen sesler, yankı gibi sadece bir yansımadan ibaret değildir. Bunun için radyo vasıtası ile işitilen bir secde âyeti celilesinden dolayı secde edilmesi vacip olsa gerektir. Vacip olmasa bile secde edilmesinde bir mahzur olmadığından her halükarda secde edilmesi ihtiyata uygun, Kur-an-ı Azîm'e karşı hürmet ve tazimi ifade etmektedir.

NOT: Günümüzde radyo veya televizyondan verilen Kur'an-ı Kerim yayınları ek-seriyetle banttan, yani CD, kaset ve benzeri ses kayıt cihazlarından yapılmaktadır. Bu sebeple dinlenilen secde ayetlerinden dolayı tilavet secdesini yapmak vacip olmaz. Ancak "canlı yayın" yapıldığı ifade edilirse, o zaman vacip olur.

       (Şafiiler'e göre okuyuşun meşru ve kasıtlı olması şarttır. Bu sebeple cünübün kıraatı veya rukû halindeki bir kıraat, meşru olmadığı için bundan dolayı ne okuyana ve ne de dinleyene tilâvet secdesi sünnet olmaz. Aynı şekilde yanılarak vuku bulan veya eğitilmiş kuşlardan veya bir aletten işitilen bir okuyuştan dolayı da kasıtlı olmadığı için secde edilmesi sünnet değildir.)

       Tilâvet secdesi, secde ayetinin hece hece okunmasıyla veya sadece yazılması ile veya teleffuz edilmeksizin sadece yazısına bakılması ile tilâvet secdesi lâzım gelmez. Çünkü bu hallerde okuma bulunmuş olmaz.

       Bir secde ayetinin secdeyi gösteren kelimesiyle bunun başından veya sonundan bir kelime daha beraber okunsa veya dinlense sahih olan görüşe göre secde lâzım gelir. Diğer bir görüşe göre, secde âyetinin ekserisi okunmadıkça secde vacip olmaz.

       Secde âyetini işitmeyen mükellefe, tilâvet secdesi vacip olmaz. Hatta okunduğu mecliste hazır bulunmuş olsa bile.

       Bir secde âyeti, olduğu gibi Arapça okunursa, her işiten mükellefe bunun secde âyeti olduğu haber verilince secde etmesi, ittifakla vacip olur. Fakat bir secde âyetinin meselâ Farsça tercümesi okunacak olsa, bunu işittiği halde anlamayan kimseye, sadece haber verilmekle tilâvet secdesi vacip olmaz. Bu, İmameyn'e göredir. İmam-ı A'zam'a göre bunun bir secde âyeti tercümesi olduğu haber verilirse tilâvet secdesi vacip olur. İmam-ı A'zam'ın bu hususta İmameyn'in görüşüne döndüğü rivayet olunuyor. İtimat da bunun üzerinedir. Fakat bu secde âyetinin tercümesini okuyana secde etmesi ittifakla ihtiyaten vacip olur. Bunu anlasın anlamasın müsavidir.

       Bir secde âyeti, hakîkaten veya hükmen aynı olan bir mecliste tekrar tekrar okunsa, bir kere secde edilmesi yeterli olur. Fakat başka başka secde âyetleri okunursa veya meclis hakikaten veya hükmen değişirse, her okunan âyet için başka bir secde lâzım gelir.

       Muayyen bir yerde, meselâ bir mescîdde iki defa okunan bir secde âyetinin meclisi hakikaten bir bulunmuş olur. Örfen bir mekân sayılan yerlerin bölümleri arasındaki birlik de hükmen birlik sayılır. Meclisin hakikaten değişmesi de bir odadan diğer bir odaya geçmek gibidir. Hükmen değişmek ise mescid gibi ve bir oda gibi bir yerde secde âyeti okunduktan sonra orada başka bir şeye başlamakla meydana gelir. Secde âyeti okunduktan sonra üç kelime kadar konuşulması veya üç adım kadar yürünülmesi veya birşeyden üç lokma yenilmesi veya bir sudan üç yudum içilmesi gibi.

       Meclisin değişmesi, okuyucuya göre kendisinin meclisi değiştirmesi ile, dinleyiciye göre de onun meclisi değiştirmesiyle meydana gelir. En sahih olan budur. Bu sebeple bir meclis, bir şahsa göre bir olduğu halde diğer şahsa göre değişmiş olabilir.

       Tilavet secdesi hususunda gemi, bir oda gibidir. Yürümekte bulunan araba veya hayvan üzerinde ise meclîs daima değişmiş sayılır. Bu sebeple araba veya hayvan üzerinde namaz halinde olmaksızın tekrarlanan bir secde âyetinden dolayı tekrarlanma miktarınca tilâvet secdesi vacip olur.

       Tilâvet secdesi için okuyanın öne alınması, dinleyenlerin de onun arkasında saf tutmaları ve ondan evvel secdeye varmayıp secdeden kalkmamaları müstehaptır. Bununla beraber buna muhalif olarak bulundukları yerde secdeye varmaları ve secdeden daha evvel kalkmaları da mekruh değildir. Çünkü hepsi de tek başına sayılır.

       Tilâvet secdesi için niyet, şarttır. Fakat tayin, şart değildir. Bu sebeple bir kaç secde âyetini okumuş veya dinlemiş olan bir kimse, bunların sayısınca ve tilavet secdesi niyetiyle secde eder, fakat hangi secdenin hangi secde âyetine ait olduğunu tayine muhtaç olmaz. Bu secdeye namaz içinde yalnız kalben niyet edilir. Namaz dışında ise dil ile de niyet edilmesi sünnettir.

       Tilâvet secdesinin edasının vacip olması, fevri değildir. Yani secde âyeti okunur okunmaz hemen secde edilmesi, lâzım gelmez. Bu secde uzun bir müddet sonra da yapılabilir, yine eda olur, kaza sayılmaz. Tercih edilen görüş budur. Şu kadar var ki, bir zaruret bulunmadıkça tehir edilmesi tenzihen mekruhtur. Namaz içinde ise hemen yapılması vaciptir. Çünkü bu, namazdan bir kısım olmuştur. Namaz dışında kaza olunamaz. Bunu secde âyeti okunduktan sonra üç âyetten sonraya bırakmamak lâzım gelir. Nitekim bu mesele aşağıdaki meselelerden açıklığa kavuşacaktır. İmam Ebû Yusuf'a göre tilâvet secdesinin, namazın dışında da hemen yapılması vaciptir.

       Secde âyeti okununca hemen secde edilmesi mümkün olmadığı takdirde okuyan veya dinleyenlerin: "Semi’na ve eta’na gufraneke Rabbena ve ileyke’l-masîr. = Ey Rabbimiz! Senin emrini işittik ve itaat ettik, senin mağfiretini istiyoruz. Dönüş ancak sanadır." (Bakara Suresi: 285) demeleri müstehaptır.

       Secde âyeti, namazda kıyam halinde okununca bakılır; eğer bundan sonra üç âyetten fazla okunmazsa yapılacak rukû veya sücud ile bu tilâvet secdesi de yerine getirilmiş olur. Gerek buna niyet edilmiş olsun ve gerek olmasın. Fakat tercih edilen görüşe göre rukû şeklinde yapılacak olan tilâvet secdesine niyet edilmesi lâzımdır. Fakat üç âyetten fazla okunacak ise bu secde âyetinden dolayı hemen ayrıca rukû veya secde edilmesi icap eder. Secde edilmesi daha faziletlidir. Namazın rukû ve secdeleriyle bu secde düşmez. Yalnız üç âyet okunacağı takdirde ise ihtilaf vardır. Tercih edilen, bununla secdenin derhal yapılması gerekli olmaz. Namazın rukû ve secdeleriyle bu secde eda edilmiş olur.

       Secde âyetini namaz içinde okuyan kimse, dilerse okuyacağı âyetlerin miktarına bakmaksızın derhal "ALLAH’ü ekber" diye tilâvet secdesine varır. Tilavet secdesi niyetiyle yalnız rükûya varması da kâfidir. Daha sonra tekrar ayağa kalkar, bir kaç âyet daha okur, ondan sonra namazın rükûsuna, secdelerine gider, namazına devam eder. Eğer bir sûreyi bitirmiş ise, diğer bir sûreden bir kaç âyet okur. Çünkü tilâvet secdesinden kalkar kalkmaz böyle bir kaç âyet okumadan namazın rukû ve secdelerine gidilmesi mekruhtur.

       Namazın dışında ise yalnız rukû etmek sûretiyle tilâvet secdesi eda edilmiş olmaz. Çünkü tilâvet secdesi, hususi bir tazimdir, bir emre sarılma nişanesidir. Bunlar namaz içindeki rukû ile de yapılmış olursa da namazın dışındaki rukû ile yapılmış olamaz.

       Cemaatle namaz kılındığı takdirde imam olan zat, yukarıdaki meselede beyan olunduğu üzere öyle rukû ile tilâvet secdesine niyet etmemelidir. Çünkü cemaat, bunun farkında olamayacakları için, böyle bir niyette bulunmamış olurlar. Bu sebeple tilâvet secdesi, onlardan düşmez. O halde imamın selâmından sonra cemaatin tilâvet secdesi yapıp, daha sonra tekrar teşehhütte bulunmaları lâzım gelir. Bunu ise herkes yapamaz.

       Secde âyeti bir namazda tekrar edilse de, en sahih olan görüşe göre yalnız bir tilâvet secdesi lâzım gelir. Bu tekrarlanma, ister bir rekatta ve ister başka başka rekatlarda bulunsun müsavidir. Çünkü meclis birdir.

       Bu mesele, İmam Ebû Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre başka başka rekatlarda tekrar edilirse tilâvet secdesi de tekrarlanır, meclis değişmiş sayılır.

       İmam, secde âyetini okuyup secdeye varmakla cemaat, imamın rükûya ve secdeye vardığını sanarak rükûya, secdeye varsalar, bununla namazları bozulmaz. Fakat bir secde daha yapsalar bozulur.

       İmamın; Cuma ve Bayram namazları gibi büyük cemaatlerle kılınan namazlarda ve gizlice kıraat olunacak namazlarda secde âyetini okuması mekruhtur. Çünkü cemaatin şaşırmasına sebebiyet verebilir. Ancak secde ayeti, kıraatın sonuna, meselâ okunan surenin sonuna tesadüf ederse, o zaman namazın secdeleriyle tilâvet secdesi de eda edilmiş, sakıncalı görülen husus bertaraf olmuş olur. Bu halde imama lâyık olan, bu namazın rükusu ile tilâvet secdesine niyet etmemektir. Ta ki vacip olan bu secde, namazın secdeleriyle bütün cemaat tarafından da eda edilmiş olsun.

       Mesbuk (imama birinci rekattan sonra uyan kimse), ayağa kalktıktan sonra, imam tilâvet secdesini hatırlayarak yapacak olsa, bakılır; eğer mesbuk, henüz secdeye varmamış ise tilâvet secdesi için imama uyar, secdeye varır, daha sonra ayağa kalkarak kalan namazını tamamlar, eğer imama uymazsa, namazı bozulur. Fakat secdeye varmış ise, artık imama uymaz. Şayet uyarsa namazı bozulur.

       Seferi olan kimseye uyan bir mukim, onun yapacağı tilâvet secdesine iştirak eder. Sonra kalkıp namazını tamamlar. Şayet kendi başına kılacağı rekatlarda da bir secde âyeti okuyacak olursa, bundan dolayı da ayrıca secde etmesi lâzım gelir.

       Bir kimse namaz kılarken rükû, secde veya ka'de (oturma) halinde secde âyetini okusa veya imama uymuş olduğu halde onun arkasında secde âyetini okusa, ne kendisine ne de imamına, ne de bu imama uyan diğer cemaate tilâvet secdesi vacip olmaz. Çünkü namaz kılanlar, bu halde Kur'an okumaktan men edilmişlerdir. Bunların kıraatı hükümsüzdür. Fakat bu okumayı cemaatin dışından duyanlara tilâvet secdesi lâzım gelir. Bunlar, gerek başka bir namazda tek başına veya cemaatle bir halde bulunmuş olsunlar ve gerek olmasınlar. Zira bunlar, o yasaklama ve engelleme dışında bulunmuş olurlar.

       Namaz içinde okunan secde âyetinden dolayı namaz bitirildikten sonra secde edilemez. Çünkü bu secde yukarıda da işaret olunduğu üzere namazın bir kısmı olmuştur. Artık ondan ayrılamaz. Fakat namazda bulunan kimse, namazda bulunmayan bir kimsenin okuduğu secde âyetini işitecek olsa, namazını kıldıktan sonra secde eder. Daha namazda iken secde etmesi yeterli olmaz. Bununla beraber secde etse, namazı bozulmaz.

       Nitekim namazda okunan bir secde âyetini, o namazda olmayıp işiten bir mükellef için de namaz dışında secde etmek lâzım gelir. Şu kadar var ki bu mükellef, o secde âyetini okuyan kimseye uyar. Onunla beraber bu secdeyi yaparsa bu vacibi yerine getirmiş olur. Şayet o secde yapıldıktan sonra o rekatta uyarsa, bu secdeyi o imam ile beraber hükmen yapmış sayılır. Artık ne namazın içinde, ne de dışında ayrıca tilâvet secdesinde bulunması icab etmez.

       Hasta veya bir arabaya veya hayvana binmiş olduğu halde secde âyetini okuyan veya dinleyen bir mükellefin ima sûretiyle tilâvet secdesinde bulunması caizdir. Fakat bir mükellefin binmiş olmadığı halde, okuduğu veya dinlediği bir secde âyetinden dolayı bir özrü bulunmadıkça, binmiş olduğu halde ima ile secde etmesi caiz olmaz.

       Secde âyetini, hazır olanlar secde için hazırlıklı iseler aşikare okumak, hazırlıklı değilseler gizlice okumak müstahaptır. Bunda cemaata karşı bir şefkat vardır.

       Bir sûreyi celile okunup da içindeki secde âyetinin bırakılması mekruhtur. Çünkü bu secdeden bir nevi kaçınmak demektir. Yalnız secde âyetinin okunup da sûredeki diğer âyetlerin okunmaması ise mekruh değildir. Fakat müstehap olan (daha faziletli kabul edilmek ve tercih edilmek düşüncesini gidermek için) secde âyetiyle beraber bir veya birkaç âyetin de okunmasıdır.

       On dört secde âyetini bir mecliste okuyup her biri için okudukça ayrıca bir secde yapan veya hepsini okuduktan sonra tamamına birden on dört secdede bulunan kimsenin dünyevî ve uhrevî mühim işlerine, kendisine hüzün ve keder verecek hususlarda ALLAH Teâlâ'nın kendisine kafi geleceği rivayet olunmuştur.

       Namazı bozan şeyler, tilâvet secdesini de bozar. Daha tilâvet secdesinden kalkmadan abdest bozucu herhangi bir şeyin vaki olması veya konuşma veya kahkaha ile gülme gibi. Şu kadar var ki, bu secdedeki kahkaha ile abdest bozulmuş olmaz. Ve kadınların erkeklerle aynı hizada bulunması da bu secdeyi bozmaz.

ŞÜKÜR SECDESİ

       Şükür secdesi; yani bir nimetin elde edilmesinden veya bir bela ve musibetin bertaraf olmasından ve benzerlerinden dolayı kıbleye yönelerek ve tekbir alarak secdeye varmaktan, hamd ile tesbih ve şükürden sonra yine tekbir ile secdeden kalkmaktan ibarettir ki, tilâvet secdesi gibidir. Ancak şükür secdesi, müstehaptır. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz ile Ashab-ı Güzin'den birçokları şükür secdesinde bulunmuşlardır. Mesela Nebiyyi Zişan Efendimiz, Ebu Cehil’in başını kesilmiş görünce, beş defa şükür secdesine varmışlardı.

       Bir nimetin yüz göstermesi, bir musibetin yok olması gibi bir sebep bulunmaksızın yapılacak şükür secdeleri, ne yapılması sünnet bir ibadettir, ne de mekruhtur. Fakat namaz bittikten sonra bu şekilde secde yapılması mekruhtur. Çünkü bunu da namazın vaciplerinden veya sünnetlerinden sanacak kimseler bulunabilir. Böyle bir inanışa sebep olabilecek her mubah ise, mekruh olmaktan uzak olamaz.

KORKU NAMAZINA DAİR BİLGİ

       Korku namazı İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre bugün de caizdir. İmam Ebu Yusuf'a göre bunun caiz olması asr-ı sadete mahsus idi.

       Korku namazından maksat, düşman veya sel veya yangın yahut büyük bir canavar gibi bir engel karşısında bulunan bir İslâm cemaatının kendilerini idare eden veliyyülemr'i veya diğer muhterem bir zatı imam edinerek onun arkasında farz bir namazı nöbetle kılmalarıdır. Şöyle ki, bu cemaattan bir kısmı meselâ düşman karşısında durur, geri kalan kısmı da gelip imama uyar, iki rekatlı bir namazın ilk rekatını, üç veya dört rekatlı bir namazın da ilk iki rekatını imam ile beraber kılar, ikinci secdeden veya birinci ka'de(oturuş)ta teşehhütten sonra düşman cephesine gider, diğer kısım gelerek imama uyar, onun ile beraber geri kalan rekatları kılar, tekrar düşman karşısına gider, imâm kendi başına selâm verir, namazdan çıkar. Birinci kısım döner gelir, namazını kıraatsız olarak tamamlar, selâm verir, düşmana karşı gider. Çünkü bu kısım, lahik bulunmuştur. Sonra ikinci kısım gelir, namazlarını kıraatla tamamlayıp düşman cephesine tekrar gider. Zira bunlar da mesbuk bulunmuşlardır. Bununla beraber her iki kısım, bulundukları yerde de namazlarını tamamlayabilirler.

       Resulü Ekrem, (S.A.V) Efendimiz, "Zatürrika'", "Batn-ı nahl", "Usfan", "Zîkared" vakıalarında korku namazını kıldırmıştır. Sonra Ashab-ı Kiram da mecusiler ile yaptıkları harplerde böyle korku namazı kılmışlardır.

       Bir cemaatın bu şekilde namaz kılmaları, muhterem bir imama tabi olmak için tartışmaları, aşırı istek göstermeleri sebebiyledir. Yoksa her grubun başka bir imama uyarak emniyet halindeki gibi namazlarını kılmaları daha faziletlidir.

       Korku namazının sahih olması için imama uyan grupların namaz esnasında savaşmamaları, yer değiştirmemeleri, gider-gelirken hayvana binmemeleri, kısacası namaza aykırı başka bir harekette bulunmamaları lâzımdır. Aksi takdirde imam ile kıldıkları namaz bozulur, namazlarını yeniden kılmaları lâzım gelir.

       Korkunç bir savaş ve benzeri hallerde, bir İslâm cemaatının korkuları artar, binmiş oldukları hayvanlardan yere inmekten âciz bulunurlarsa, her er binmiş olarak gücü yettiği yöne doğru îma ile namazını kılar, bu da mümkün olmazsa, namazlarını tehir ederler. Nitekim Hendek Savaşı'nda bir kaç vakit namaz kazaya bırakılmıştı.

ÖNEMLİ NOT: Korku namazı ile alakalı verilen bu bilgi, namazın dindeki önemini ve cemaatle kılmanın ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Tabiri caiz ise: “Bir eli yağda, bir eli balda” olup, namazını kılmayan ve sudan bahanelerle cemaatı terk eden günümüz Müslümanlarına ithaf olunur!... Korku namazı için bakınız: Nisa suresi: 102 

TATAVVU' = NAFİLE NAMAZLAR

       Beş vakitteki farz namazların sünnetlerinden başka bir takım nafile namazlar daha vardır ki, bunlara "Tatavvu' namazı" denilir. Bunlar müstehap, mendub namazlardır. Bunlar, ALLAH Tealâ'ya manen yakınlığa sebep olurlar, her birinin kendisine mahsus bir takım faziletleri, sevapları vardır. Başlıcaları şunlardır:

1. Tehiyyetü’l-mescid:

       Bu, bir müstehap namazdır. Şöyle ki, bir mescidi şerife sadece ziyaret veya bir şey öğretmek ve öğrenmek gibi bir maksat için giren bir müslüman, orada nafile olarak iki rekat namaz kılar. Bir günde bir kaç defa girilse bir defasında böyle bir namaz kılınması kâfidir. Bununla mescidin sahibi olan ALLAH Teâlâ hakkında lâzım gelen tahiyye, yani tazim yerine getirilmiş olur.

       Tehiyyetü’l-mescid, bir mescide, bir cami-i şerife girilince daha oturmadan kılınmalıdır, daha faziletli olan budur. Oturulduktan sonra da kılınabilir. Bir mescide girip de meşguliyetinden veya mekruh vakit olması gibi bir sebepten dolayı Tehiyyetü’l-mescid’i yapamayacak bir müslümanın: "Sübhanellâhi ve’l-hamdü lillahi ve la ilahe ilallâhü vellahü ekber" demesi de müstehap görülmüştür.

       Bir mescitte herhangi bir namazı kılmak veya bir mescide farzı eda ve imama uyma niyetiyle girmek de tehiyyetü’l-mescid yerine geçer.

2. Abdesti veya guslü müteakip namaz:

       Şöyle ki abdest alındıktan veya gusül yapıldıktan sonra vakit müsait ise daha yaşlık kuruyacak kadar bir müddet geçmeden iki rekat namaz kılınması mendupdur. Bu, abdest veya gusül nimetine nail olmanın bir şükran ifadesidir. Böyle bir taharete nâil olmak için manen temiz bir itikada, maddeten de temiz bir suya sahip olmak, hem de özürsüz vücut sağlığını bulundurmak lâzımdır. Artık bu şartları bulunduran bir insanın yaratıcısına şükür için iki rekat namaz kılması pek güzel olmaz mı? Bununla beraber abdesti veya guslü müteakip herhangi bir farz veya sünnet namazın kılınması ile de bu şükran vazifesi yapılmış olur.

3. Duha-Kuşluk namazı:

       Şöyle ki, güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra istiva (kaba kuşluk) vaktine kadar iki veya dört veya sekiz veya oniki rekat namaz kılınır ki, menduptur. Bu, Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in mübarek fıiliyle sabittir. Bunun sekiz rekat kılınması daha faziletlidir. Bunun tercih edilen vakti, gündüzün dörtte biri geçtikten sonradır.

4. Teheccüt namazı = Salât-ı leyl:

       Şöyle ki, yatsı namazından sonra daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kılınacak nafile bir namaza "Salât-ı leyl- Gece namazı" denir ki, sevabı pek çoktur. Bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp kılınırsa "Teheccüt" adını alır. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, teheccüt namazına devam buyururlardı. Bu gece namazı iki rekattan sekiz rekata kadardır. Her iki rekatta bir selâm verilmesi daha faziletlidir.

       Bir hadîs-i şerifte: "Her kim geceleyin uyanır, eşini de uyandırır da iki rekat namaz kılarlarsa, ALLAH Teâlâ'yı çok zikir eden erkekler ile kadınlardan yazılırlar." buyrulmuştur. (İbn-i Hibban; Salat:33; No: 2568; 6/308. Ebu Davud; Salat:308; No:1309; 1/418. İbn-i Mace; İkameti's-salat:175; No:1335; 1/423. Hakim el-Müstedrek; Salat-ı tatavvu'; 1/316)

       Hak Teâlâ Hazretlerini çok zikreden erkekler ile kadınlara ise ALLAH Teâlâ'nın büyük bir mağfiret, büyük bir mükâfat hazırlamış olduğu: "ALLAH'ı çok zikreden erkekler ve kadınlar var ya! İşte ALLAH, onlar için büyük bir mağfiret ve çok büyük bir mükafat hazırlamıştır." Ayet-i kerimesiyle müjdelenmektedir. (Ahzab suresi: 35)

       Bir kimse, daima kıldığı bir teheccüt namazını özürsüz yere terk etmemelidir. Çünkü bir hadis-i şerifte: "Amellerin ALLAH Tealâ'ca en sevimlisi, en devamlısıdır, hatta az olsa bile." buyrulmuştur. (Buhari; Rikak:18; No:6099; 5/2373. Müslim; Salatü’l-Müsafirin:30; No:216; 1/541)

5. Regâib gecesi namazı:

       Şöyle ki, Receb-i şerifin ilk Cuma gecesine "Regâib Gecesi" denir. Bazı alimlerin beyanına göre bu gecede Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, ALLAH'ü Teâlâ'nın fiillerinden bir fiilinin kalbine belirmesine nail olup, ALLAH Teâlâ'nın fiillerinin nuruna dalmakla Hak Teâlâ Hazretleri'ne şükür için on iki rekat namaz kılmıştır. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in muhterem validelerinin rahmine bu Regaip gecesinde şeref vermiş olduğuna dair olan bir rivayet, pek uygun görülmemektedir. Çünkü bu gece ile Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in doğum tarihleri arasındaki müddet, bunun aksini göstermektedir. (Not: Receb ayından itibaren, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in doğum ayı olan Rebîu’l-evvel ayının 9. ay olduğu düşünülürse, yukarıdaki rivayetin doğru olduğu görülecektir.) Şu kadar var ki Hz. Amine'nin Fahri Âlem Efendimize hamile olduğuna bu geceden itibaren haberdar olmuş olması düşünülebilir. Bununla beraber Regaip gecesi, pek mübarek bir gecedir. Zaten Regaip, nefis, rağbet edilen, bahası ağır ve çok ikram ve ihsan manasına olan "ragibe"nin çoğuludur. Bu geceyi ibadetle ihyanın sevabı pek çoktur. Fakat bu gecede kılınacak namazın sünnet, mendup olması hakkında kuvvetli bir delil mevcut görülmemektedir. Bu gecede toplanıp regaip namazını cemaatle kılmanın bir bid'at olduğu açıkça ifade edilmektedir. Zaten teravihten başka hiçbir nafile namazını birbirlerini çağırarak cemaatle kılmak, mekruh olmaktan uzak değildir. Ancak bir yerde bulunan iki üç kişinin bu gibi namazları cemaatle kılmaları câiz görülmüştür.

6. Mi'rac gecesi namazı:

       Şöyle ki, Receb-i şerif'in yirmi yedinci gecesine rastlayan mübarek mi'rac gecesinde on iki rekat nafile namaz kılınması güzel görülmüştür. Her rekatında Fatiha’yı şerîf'e ile başka bir sûre okuyarak iki rekatte bir selam vermeli, sonra yüz kere:  "Sübhânellahi velham-dülillahi vela ilâhe illallâhü vellâhü ekber" demeli, daha sonra yüz kere istiğfar ederek, yüz kere de salât-ü selâm okumalıdır. Gündüzün de oruçlu bulunmalıdır. Bu halde isyana dair olmaksızın yapılacak her duanın kabulü, ALLAH'ın rahmetinden umulur.

7. Berat gecesi namazı:

       Şöyle ki, Şaban-ı Şerîf'in onbeşine rastlayan geceye "Berat gecesi" denir, pek mübarek bir gecedir. Berat gecesinde bütün yaratılmışların bir sene içindeki rızıklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, sağ kalacaklarına veya öleceklerine, ecellerine, ve hacıların sayılarına dair ALLAH tarafından meleklere malûmat verileceği beyan olunmaktadır.

       Kısacası Berat gecesinde ibadet ve itaatta ve nafile namaz kılmakta birçok sevaplar vardır. Fakat bu geceye mahsus şekli muayyen, sünnet bir namaz yoktur. Bu husustaki rivayetler kuvvetli değildir.

       Berat gecesinde kılınacak namaza "Salât'ül-hayır" denilmiştir. Bu namaz, bir çok rivayete göre yüz rekattır. Her rekatında Fatiha’yı şerife'den sonra on kere İhlas sûresi okunur.

8. Kadir gecesi namazı:

       Şöyle ki Ramazan-ı şerif'in yirmi yedinci gecesine rastladığı kuvvetle tercih edilen Kadir gecesi, pek mübarek bir gecedir, Kur'an-ı Kerim, bu geceden itibaren Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz'e inmeye başlamıştır. Bu geceyi ihya etmenin sevabı pek çoktur. Bu gecenin bir anı vardır ki, ona rastlayan bir dua mutlaka kabul buyrulur. Bu şerefli gecede teravih’ten sonra bir müddet daha ibadette bulunulması, nafile namaz kılınması, bu geceyi ihya demektir.

       Deniliyor ki, Kadir namazının en azı iki rekat, ortası yüz rekat, en çoğu da bin rekattır. Bu namaz iki rekat kılındığı takdirde her rekatında iki yüz âyeti celile okunmalı, yüz rekata kadar kılındığı takdirde, her rekatında Fatiha’yı şerife'den sonra "İnna enzelnahü…" süresiyle üç kere de İhlâs sûre-i celilesi okunup her iki rekatta bir selâm verilmelidir. "ALLAH'ümme inneke afuvvün tühibbü'l-afve fa'fü anni; yani "Yarabbi! Sen affedicisin, affı, bağışlamayı seversin, beni affet." duası da tekrar edilmelidir.

       Bu namazın bu şekilde kılınacağı hakkındaki rivayetler, pek kuvvetli değildir. Asıl maksat, bu geceyi mümkün olduğu kadar ihya etmektir. Bu kutsî gecede elden geldiği kadar diğer nafile namazlar gibi ALLAH rızası için namaz kılınabilir. Fakat mutlaka zorakilikten bitkinlikten kaçınılması daha faziletlidir.

ÖNEMLİ NOT: Üzerinde kaza namazı bulunan kimselerin bu gibi mübarek gecelerde nafile namaz yerine kaza namazı kılmaları daha yerinde olur.

9. Yolculuk namazı:

       Şöyle ki, bir müslüman bir yola gideceği veya bir yoldan geldiği zaman iki rekat namaz kılmalıdır. Bu menduptur. Giderken evde, gelirken mescitde kılmak daha faziletlidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V), seferden gündüzün kuşluk vakti dönerler, Mescid-i Saadet'e gider, iki rekat namaz kılar, orada bir müddet otururlardı. (Sallâllahü tealâ aleyhi vesellem).

10. Tesbih namazı:

       Şöyle ki, bu her rekatında yetmiş beş defa "Sübhânellahi velhamdülillahi vela ilâhe illallâhü vellâhü ekber" diye tekbir alınan dört rekatlı bir namazdır. ALLAH Teâlâ'nın rızası için nafile namaza niyet edilerek "ALLAH’ü ekber" diye namaza başlanır, Sübhaneke'den sonra 15 kere "SübhanALLAH’i velhamdülillah…" okunur. Sonra "Euzü" ile "Besmele-i şerife" ve "Fatiha" ile bir sûre-i celile okunup tekrar (10) kere "SübhanALLAH’i..." okunur. Akabinde rükûya varılır, üç kere "Sübhane Rabbîyel azîm"den sonra 10 defa "SübhanALLAH..." okunarak rükûdan "SemiALLAH’ü limen hamideh, Rebbena velekelhamd" denilerek kalkılır, yine 10 defa "SübhanALLAH’i…" okunur, daha sonra secdeye varılıp üç defa "Sübhane rabbiyel â'la"dan sonra 10 kere Sübhanellah…" okunur. Secdeden tekbir ile kalkılır, celse (oturma) halinde yine 10 kere "Sübhanellahi…" okunur, ikinci secdeye tekbir ile varılıp üç defa "Sübhane rabbiyel â'lâ"dan sonra yine 10 kere "SübhanALLAH’i…" okunur ki, bu zait tesbihlerin toplamı 75 etmiş olur.

       Daha sonra ikinci rekata kalkılır, yine evvelâ 15 kere "SübhanALLAH’i…" okunur, sonra yine birinci rekattaki şekilde hareket edilerek ka'de (oturuş)a varılır. “Tahîyyat” ve “ALLAH’ümme salli… ve barik” okunur. Zait tesbihlerin toplamı (150) etmiş olur. Daha sonra selâm vermeden veya selâmı müteakip ayağa kalkılır. Üçüncü, dördüncü rekatlar da tam bu tarif dairesinde kılınır ve böylece her rekatta yetmiş beş “SübhanALLAH’i…” okunmuş olur ki, toplamı (300) eder.

       Bu tesbih namazında yanılma vuku bulsa, sehiv secdelerinde artık bu tesbihler okunmaz.

       Tesbih namazının da sevabı pek çoktur. Bu namaz, her vakit kılınabilir, hiç olmazsa haftada veya ayda bir defa, bu da olmazsa ömürde bir defa kılmalıdır.

11. Tevbe namazı:

       Şöyle ki; bir müslüman, insanlık hali bir günah işlese, bundan pişman olup derhal tevbe etmesi lâzım gelir. İşte böyle bir kimsenin işlediği günahtan tevbe için güzelce abdest aldıktan sonra kırsal bir yere çıkıp iki rekat namaz kılması ve o günahtan dolayı ALLAH'u Teâlâ’dan af dilemesi menduptur. Böyle günah işleyip de sonra kalbinde pişmanlık duyguları beliren, bu günahı bir daha işlememeye azmedip Hak Tealâ'dan bağışlanmasını dileyen bir müminin mağfirete nail olacağı bir hadis-i şerifte beyan buyrulmuştur.

12. Hacet namazı:

       Şöyle ki uhrevî veya dünyevî bir ihtiyacı olan kimse, güzelce abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört rekat ve bir görüşe göre on iki rekat namaz kılar, sonra Hak Teâlâ Hazretlerine hamd-ü senada, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’e salât-ü selâmda bulunur. Daha sonra hacet duasını okuyup ihtiyacının yerine getirilmesini ALLAH Tealâ'dan niyaz eder

       Hacet namazının birinci rekatında Fatiha-i şerife'den sonra üç kere Âyet'el-kürsî, diğer üç rekatında da birer Fatiha ile birer defa ihlâs, Felak ve Nas sûreleri okunması hakkında bir hadîs-i şerif vardır. Hacet duası şudur:

"ALLAH’ümme innî es'elüke tevfika ehlil'hüda ve a'mâle ehli'l-yakîn ve münasahate ehli't-tevbeti
ve azme ehli's-sabri ve cidde ehli'l-haşyeti ve talebe ehli'r-rağbeti ve taabbüde ehli'l-verei' ve irfane
ehli'l-ilmi hatta ehafüke. ALLAH'ümme innî es'elüke mehafeten tehcizuni an ma'siyetike hatta a'mele bi
taâtike a'melen estehikku bihi rızâke ve hatta ünasihake bi't-tevbeti havfen minke ve hatta uhlisa leke'nnasihate
hübben leke ve hatta etevekkele aleyke fil umuri hüsne zannin bike Sübhane halıkin-nuri."

"Ya ilâhî!. Ben senden hidayet ehlinin muvaffakiyetini, yakîn er-babının amellerini, tevbekârların
ihlasını, sabırlı zatların azmini, haşyet (korku) sahiplerinin ciddiyetini, rağbet erbabının niyazını, takva
ehlinin ibadete çalışmalarını ve ilim sahiplerinin irfanını dilerim. Ta ki senden hakkıyla haşyet (korku)
üzere bulunayım. Yarabbi! Ben senden öyle bir havf ve haşyet (korku) ya nail olmak isterim ki, beni
sana isyanda bu-lunmaktan men etsin. Ta ki senin itaatine öyle bir iş işleyeyim ki onunla senin rızana
lâyık olayım, ve ta ki, senden korkmaktan dolayı sana halis bir şekilde tevbe edeyim, ta ki sana
muhabbetten dolayı senin için hayır severliğimi ihlaslı bir şekilde yapayım ve tâ ki her işte sana güzel
zan-nımdan dolayı sadece senin zatına tevekkül edeyim, ey nuru yaratan ALLAH'ım! Seni tesbih ve
takdis ederim"

der. Sonra ihtiyacını zikreder.

13. İstihare namazı:

       Şöyle ki, hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dair manevî bir işarete nail olmak isteyen kimse, yatacağı zaman iki rekat namaz kılar, ilk rekatında "Kâfirun sûresi"ni, ikinci rekatında da "İhlâs sûresi"ni okur, sonunda da istihare duasını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar, rüyada beyaz veya yeşil görülmesi hayra, siyah veya kırmızı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu şekilde istihare namazının yedi gece yapılması ve kalbe ilk doğana bakılması da bir hadis-i şerîf ile beyan buyrulmuştur.

       Resulü Ekrem, (S.A.V) Efendimiz, Ashab-ı Kiram'ına istihareyi öğretirlerdi. İstihare namazını kılma imkanı bulunmayınca yalnız duası ile yetinilir. Esasında meşru ve hayırlı olan bir şey hakkında yapılacak istihare, onun istenilen vakitte yapılıp yapılmaması için yapılabilir. Yoksa bizzat o şey hakkında yapılmaz. Muayyen bir senede hac yapılıp yapılmaması veya haramda ısrarlı olan bir kişinin, bir haramdan men edilip edilmemesi gibi. İstihare duası, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'den şu şekilde rivayet olunmuştur:

"ALLAH’ümme inni estehîruke bi ilmike ve estakdirüke bi kudretike ve es'elüke min fazlike'l-azim, fe
inneke takdirü ve la akdirü ve ta'lemü ve la a'lemü ve ente allamü'l-guyûb. ALLAH'ümme, in künte ta'lemü
enne hâze'l- emre hayrün li fi dini, ve meâşi ve akıbeti emri ve acili emri ve âcilihi fakdirhü li ve yessir hü li
sümme bârik lî fihi. Ve inkünte ta'lemü enne hazel'emre şerrün li fî dîni ve meâşi ve akıbeti emri ve acili emri
ve âcilihi fasrifhü anni vasrifni anhü fakdir liye'l-hayre haysü kâne sümme ardînî bihi.

"Ya İlâhi! Sen bildiğin için, senden hakkımda hayırlısını bana bildirmeni dilerim. Ve kudretin yettiği için ben senden kuvvet ve takat isterim ve hayra ermemi senin büyük, fazıl ve kereminden niyaz eylerim, çünkü sen her şeye kadirsin. Ben ise kadir değilim, ve sen her şeyi bilirsin, halbuki ben bilemem, sen gayıpları da tamamen bilirsin. Ya Rabbi! Sen bilirsin, eğer bu iş; benim dinim, yaşayışım, işimin akibeti, dünyam ve ahiretim hakkında hayırlı ise, bunu bana nasip ve müyesser eyle. Sonra bunda benim için feyiz ve bereket meydana getir. Ve eğer bu iş; benim dinim, hayatım, işimin akibeti hakkında ve dünyevî uhrevî hususlarımda benim için bir şer ise, bunu benden çevir, beni de bundan çevir. -Bunun için gönlümde bir meyil bırakma- ve benim için hayır nerede ise nasip ve kolay kıl, sonra da beni bu mukadder hayır ile hoşnut buyur. Ey Kerim olan yaratıcım! (Buhari; Tatavvu:1; No:1109; 1/391, Ebu Davud; Salat:366; No:1538; 1/481)

14. Katil namazı:

       Şöyle ki, her nasılsa kısasa, ölüme mahkûm olan bir müslüman, bu cezanın tatbikinden evvel iki rekat nafile namaz kılarak tevbe ve istiğfar etmeli, bir takım hayırlı dualarda bulunmalıdır. Bu namaz, onun hakkında ALLAH'ü Teâlâ’nın rahmetine nail olmasına vesile olabileceği için güzel görülmüştür.

15. İstiska namazı:

       Şöyle ki, yağmurlar kesildiği zaman, müslümanlar yağmur duasına çıkar, Kerîm olan yaratıcımızdan yağmur yağdırmasını niyaz ederler. İmam-ı A’zam’a göre istiskadan maksat yalnız duadır, istiğfardır, bunda cemaatle namaz sünnet değildir, bilakis caizdir, insanlar isterlerse ayrı ayrı namaz kılabilirler. Fakat imameyne göre istiska için veliyülemrin veya vekilinin cuma namazı gibi âşikâre kıraatle iki rekat namaz kıldırması menduptur. Bu namazı müteakip bayramlarda olduğu gibi iki hutbe okunur, Hatîb, minbere çıkmaz, yerde durur; kılıç, ok, veya asâ gibi bir şeye dayanır, öylece hutbelerini okur.

       Üç gün birbiri peşine istiska duasına çıkılması güzel görülmüştür. Yağmur yağması gecikirse, eski elbiseler giyinilerek ve başlar öne eğilerek tevazulu bir halde yayan olarak sahraya çıkılır, evvelce tevbeler yenilenir, fakirlere sadakalar verilir, haksız yere alınmış şeyler var ise sahiplerine geri verilir, müslümanlar için mağfiret istenilir. Ve İmam Muhammed'e göre hatip, hutbe esnasında elbisesini dört köşeli ise aşağısını yukarıya, yukarısını da aşağıya, değirmi ise sağını sol tarafına, solunu da sağ tarafına getirir ve kaba kaftan ise içini dışarıya, dışını da içeriye getirir, o şekilde giyer. Bu, sıkıntılı halin değişmesi için bir hayır umma nişanesidir. Fakat cemaat, elbiselerini böyle tersine giyinmezler.

       Müslümanlar, yanlarına çocuklarını, ehli hayvanlar ile onların yavrularını beraber alırlar. Çocukları yavruları bir müddet analarından uzaklaştırırlar, bu hazin tarzda zayıflara, ihtiyarlara dualar ettirerek kendileri de "âmîn" derler.

       Kısacası hüzünlü, tevazulu, kalp yumuşaklığı ve ALLAH korkusuyla dolu bir vaziyet ile ALLAH Tealâ'nın rahmet ve yardımı niyaz edilir. Daha sahraya çıkmadan yağmurlar yağmaya başlarsa bunun şükranesi olmak için de yine sahraya çıkarlar ki, bu da menduptur.

       Yağmurlar, lüzumundan çok yağmaya başlayınca da bunun kesilmesi, başka taraflara dönmesi için dua edilmesinde bir sakınca yoktur. Yağmur yağarken "ALLAH'ümme sayyiben nâfi'an" yâni Ya Rabbi! Bunu hakkımızda faydalı bir yağmur kıl! denir. Lüzumundan fazla yağınca da: "ALLAH'ümme havaleyna ve la aleyna" yani Ya Rabbi! Bunu zarar vermeyecek yerlere yağdır, bizim üzerimize yağdırma! diye dua edilir.

       Dua eden, dilerse ellerini yukarıya kaldırır, dilerse iki şehadet parmağıyla işaret eder. Her duada ellerin iç yüzünü semaya doğru tutmak sünnettir.

       İşte bu istiska da gafil beşeriyet için bir uyanma dersi demektir. Her vakit sonsuz rahmetlerine, yardımlarına nail olup durmakta bulunduğumuz Kerîm, Rahîm olan ALLAH'ımızı hiç bir an unutmamak ve her vesile ile ona muhtaç olduğumuzu anlayarak azametli dergâhına yönelmek, niyazda bulunmak, bizim için bir kulluk borcudur.

       Bir kere düşünelim, vakit vakit bulutlardan topraklarımıza yağan o faydalı yağmurlar kesilse, bunun neticesi olarak da ırmaklar kurusa, su kanalları bomboş kalarak yıkılıp gitse, acaba bu suları bize kim temin edebilecektir?

       Kaynaklarından daima fışkırıp duran, hayatımıza hizmet eden o tatlı, berrak suları, Hak Tealâ yerlerin dibine geçirse, acaba bunları bize kim getirebilecektir. İşte:
 

"De ki: Haber veriniz bakalım, eğer suyunuz -bir sabah- çekilip yerlerin altına gitmiş bulunsa, size öyle akıp giden -kolaylıkla elde edilen- bu suyu -ALLAH Teâlâ'dan başka- kim getirebilecektir?"

(Mülk Suresi: 30) âyet-i kerimesi de dikkatlerimizi bu noktaya çekip duruyor. Artık insanlık için gaflet, Cenab-ı Hakk’a ihtiyaç duymama, nankörlük asla caiz olamaz.

       Resul-ü Ekrem (S.A.V)’den bize nakledilegelen yağmur duası şudur:

"ALLAH’ümme! eskına gaysen mugisen henien merien gadekan mücellilen seyhan âmmen tabeka,
ALLAH'ümme! Eskına'l-gayse ve la tec'alna mine'l-kanitîn. ALLAH'ümme! inne bi'l-bilâdi ve'l-ıbâdi
ve'l-halki mine'l-le'vaî ve'd-danki mâ la neşkû illâ ileyke. ALLAH'ümme! enbit lena'z-zer'a ve edirre
lena'd-dar'a ve eskina min berekâti's-semai ve enbit lena min berekâti'l-arz. ALLAH'ümme! İnna
nestağfirüke inneke künte gaffara, fe ersili’s-semae aleyna midrarâ."

Ya Rabbi! Bize yardım eden, içimize sinen bol, faydalı, her tarafı kaplayan, her tarafa akıp giden,
her tarafı sulayan umumî bir yağmur ihsan buyur.
İlâhi! Bizi yağmurla sula, bizi ümitlerini kesmiş kimselerden etme! Ey Rabbimiz! Kullarda,
beldelerde ve diğer yaratılmış şeylerde öyle bir güçlük, öyle bir darlık var ki, senden başkasına
arzedemeyiz. Ey Yüce Yaratıcımız! Bizim için ekinleri bitir, bizim için memeleri sütle doldur, bizi göğün
bereketlerinden sula, bize yeryüzünün bereketlerinden yetiştir. Ey Kerim Ma'bud'umuz! Biz senden
mağfiret dileriz. Şüphe yok ki sen çok mağfiret edicisin. Artık bize gökten bol bol yağmurlar yağdır. Ey
Gafur, Rahîm Rabbimiz!"

(Kitabü’l-Ümm; İstiska; 1/417)

16. Küsûf namazı:

       Şöyle ki, güneş tutulduğu zaman cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve ikametsiz olarak en az iki rekat namaz kıldırır ve her rekatta fazla miktar ve İmam-ı A'zam'a göre gizlice, İmameyne göre de aşikare kıraatta bulunur. Meselâ her rekatta Bakara sure-i celilesi kadar okur ve diğer namazlar gibi her rekatında bir kere rükû, iki defa secde eder, namazdan sonra da güneş açılıncaya kadar kıbleye doğru ayakta veya insanlara karşı oturarak dua eder. Cemaat da "âmin" der. Böyle bir imam bulunmazsa, insanlar bu namazı kendi evlerinde tek başlarına kılarlar.

       Küsûf namazını büyük bir camide kılmak, mescitlerde kılmaktan daha faziletlidir. Sahrada da kılınabilir.

       Küsûf namazlarında İmam-ı A'zam'a, İmam Malik ile İmam Ahmed'e göre hutbe okunmaz. Çünkü Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, küsûf hâdisesinden dolayı namaz kılınmasını, dua edilmesini, sadaka verilmesini tavsiye buyurmuş, hutbe okunmasını emretmemiştir. İmam Şafiî ile İbn-i Hacer'e ve bir kısım muhaddis (hadis alimlerine) göre ise, namazdan sonra hutbe okunması müstehaptır.

17. Husuf namazı:

       Şöyle ki, ay tutulduğu zaman müslümanların evlerinde teker teker bir halde ve küsuf namazı gibi aşikare veya gizli kıraatla iki veya dört rekat namaz kılmaları mendup, güzel görülmüştür. Bu namazın camide cemaatle kılınması, İmam-ı A'zam'a göre sünnet değildir, fakat caizdir.

       İmam Şafiî ile İmam Ahmed ve diğer bazı ehli hadis de cemaatle kılınması görüşündedirler. İmam Malik'e göre ise cemaatle kılınamaz. İnsanların geceleyin her taraftan toplanıp bunu cemaatle kılmaları güçtür.

       Şiddetli rüzgâr, fazla karanlık, geceleyin fazla ışıklık, yer sarsıntıları, umumî hastalıklar gibi korkunç hâdiseler zamanında da küsûf ve husuf namazları gibi namaz kılınması, güzel görülmüştür.

       Bu gibi geçici olaylar, hadiseler, hepsi ALLAH Teâlâ'nın kudretine, hikmetine, azametine delâlet eden birer emsalsiz şaheserdir.
 

"Oysa biz, (kudretimize delalet eden) mucizeleri, olağanüstü hadiseleri ancak (inkarcıları) korkutmak için göndeririz." (İsra Suresi: 59)

Ayet-i celîlesi ifadesince bu gibi alâmetler, insanları korkutmak için, insanları isyanlardan kurtarıp itaat, tevbe ve istiğfar etmeye çekmek için vakit vakit meydana getirilen kudret alametleridir. Bunları gören kabiliyetli bir kimsenin ruhunda bir korku ve heyecan meydana gelir, gözlerinin önünde Hak Tealâ'nın celâl ve azameti belirmeye başlar. Artık o kimse Yüce Yaratıcı'mızın bu kainatı ne kadar muntazam ve mükemmel bir şekilde yaratmış olduğunu anlar, daima o büyük yaratanın koruma ve himayesine muhtaç bulunduğunu idrâk eder, bu anlayış ile O Ezeli Yaratıcı'sına döner, O'na tazim için namaz kılar, O'nun korumasına, yardımına nâil olmak için dua eder, gafletten uyanır, uyanık bir ruha sahip olmak için çalışmış olur.

       Güneş ve Ay tutulmasının ne gibi muntazam kanunlar dairesinde meydana geldiği malûmdur. Mütefekkir bir insan için bu kanunları böyle düzenli, mükemmel bir tarzda meydana getirmiş olan Yüce Yaratıcı'yı düşünmek en yüksek bir vazifedir.

       Güneş ve Ay tutulması ile aydınlık nimeti, karanlığa dönüşüyor, iki parlak kürenin simasını yoğun bir karanlık kaplıyor, bu hal devam edecek olsa, hayatî varlığımızda kim bilir ne fecî değişiklikler meydana gelir. Halbuki Alîm ve Hakîm olan kainatın yaratıcısının koymuş olduğu tabiat kanunları buna müsaade etmiyor. Bu korkunç hüzün verici hal, az sonra yok oluyor. O iki kudret meşalesi, yine olanca parlaklığı ile ışıklarını, nurlarını etrafa saçıp durmaya başlıyor. Artık bundan dolayı Kerîm ve Rahîm olan Yaratıcımıza binlerce, yüzbinlerce şükür etsek yine kulluk vazifemizi yerine getirmiş olamayız.

       Hiçbir kimsenin doğmasından veya ölmesinden dolayı ay ile güneşin tutulmayacağını Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz beyan buyurmuşlardır. Şöyle ki, Peygamber Efendimizin (S.A.V) muhterem oğulları İbrahim, bir buçuk yaşında iken hicretin onuncu senesinde vefat etmiş, onun vefatı gününde güneş tutulmuştu. İnsanlar, bu masum çocuğun vefatından dolayı güneşin tutulmuş olduğunu konuşunca Peygamber Efendimiz (S.A.V), güneş tutulmasının hikmetini beyan etmek üzere:

       "Güneş ile Ay, şüphe yok ki bir kimsenin ne ölmesinden ve ne de doğmasından dolayı tutulmaz. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılınız ve ALLAH'ü Azimüşşan'a dua ediniz." (Buhari; Küsuf:2; No:997; 1/354. Müslim; Küsuf:5; No:911; 2/628. Nesâi; Küsuf:1; No:1459; 3/124. A.b. Hanbel; No:17753; 4/253.) diye buyurmuştur.

       Diğer bir hadis-i şerifte de: "Bunlar ALLAH Tealâ'nın âyetlerinden iki âyettir, iki kudret ve hikmet alâmetidir." (Buhari; Küsuf:13; No:1008; 1/359. Müslim; Küsuf:5; No:991; 2/628. Nesâi; Küsuf:21; No:1497; 3/150.) diye buyrulmuştur.

       Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in mübarek dilleri daima böyle hakikatlara tercüman olmuş, insanları yanlış düşüncelerden, inanışlardan men etmiştir. İslâmiyetin tertemiz sahası, akla hikmete uygun olmayan inançlardan, hareketlerden her şekilde uzak bulunmuştur. Artık böyle ulvî bir peygambere, mukaddes bir dine nâil olmamızdan dolayı ne kadar şükran secdelerine kapansak yine az değil midir? (Sallallâhü Tealâ aleyhi vessellem)