İlmihal Kategorileri

Peygamber Efendimizde Tecelli Eden Pek Yüksek Vasıflar, Kemaller

RESULÜ EKREM (S.A.V) EFENDİMİZ’DE BELİRMİŞ, ORTAYA ÇIKMIŞ OLAN KEMALÂT (OLGUNLUKLAR) VE GÜZELLİKLER HAKKINDADIR.

Malum olduğu üzere insanlara mahsus kemaller, başlıca iki kısımdır. Bir kısmı, “gayri ihtiyarî” dir ki, bunlar, insanların kazançları ve iradeleri olmaksızın mevcut olan kemallerdir. Asalet, güzel şekil, akıl ve zeki olmak gibi. Diğer kısmı da “İhtiyarî” dir ki, insanların tamamen kazançları ve iradeleri ile meydana gelen kemallerdir: İlim, irfan gibi bilgiler, meziyetler ve sadâkat, emanet, tevazu, zühdü takva gibi güzel huylar, hal ve gidişler, bu kısımdandır.

Bu iki kısım kemallerden yalnız biri veya bir kaçı bir insanda bulunursa kendisine büyük bir şeref verir, kendisi için övünmeye vesile olur. Ya bu kemallerin hepsi bir zatta toplanmış olursa artık onun ne kadar büyük bir şerefe, yüksek bir mevkiye nail bulunmuş olacağını düşünmelidir.

İşte şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz’de bu iki kısım kemalât ve güzelliklerin hepsi de pek yüksek bir şekilde tamamıyla toplanmıştır. Bunlardan başka da nübüvvet ve risalet şerefine mazhar bulunmuşlardı. Onun pek yüksek güzelliklerinden bazılarına sadece bereketlenmek için pek kısaca işaret edeceğiz.

RESULÜ EKREM (S.A.V) EFENDİMİZ’İN ASALETİ

Malûmdur ki Fahri âlem (S.A.V) Efendimiz, Kureyş kabilesinden ve Haşimoğullarından gelmiştir. Kureyşliler ise, İsmail (A.S)ın zürriyetinden bulundukları için pek büyük bir asalet ve temiz soyluluk şerefine sahip idiler. Bununla beraber, Mekke-i Mükerreme’de ötedenberi Kâbe-i Muazzama’nın hizmetiyle, idaresiyle müşerref olup daima idarecilik mevkiinde bulunmuşlardı, işte Peygamber (S.A.V) Efendimiz, böyle şerefli bir kavme, seçkin bir aileye mensuptur. Bu mensubiyeti de kendisinin muvaffakiyetine yardım etmiştir.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN GÜZEL SURETİ = HİLYE-İ SAADETİ

Peygamber (S.A.V) Efendimiz Hazretleri, bütün yaratılmış olanların en güzeli idi. Bütün uzuvları uygun idi. Ölçülü idi, yakışıklı idi. Mübarek vücudu, güçlü ve kuvvetli idi. Zayıf ve şişman olmayıp orta halde idi, etleri sıkıca idi. Nurlu cildi ipeklerden yumuşaktı. Hoş güzel cisminin kokusu fevkalâde güzeldi. Okşadığı şeylerden günlerce güzel kokular duyulurdu. Tertemiz vucudu beyazdı, nurani idi. Bu beyazlık içinde hoş, güzel bir pembelik parıldardı. Pek sevimli olan mübarek boyu ne kısa, ne de uzun idi. Bununla beraber yanında bulunanlardan dâima uzun görünürdü. Berrak göğsü ve iki mübarek omuzlarının arası geniş idi ve nurlu omuzlarının arasında güvercin yumurtası gibi bir kırmızı ben nişanesi var idi ki, bu bir “Hatem-i Nübüvvet = Peygamberlik mührü” idi. O Nebiyyi Zişanın bilekleri, elleri, parmakları uzunca ve kalınca idi. Mübarek başı ve ağzı pek ölçülü ve pek güzel sayılacak şekilde büyükçe idi. Ön dişleri seyrekçe idi. Söz söyledikçe inci tanelerinden daha berrak olan dişlerinin parıltısı görülürdü. Parlak alnı genişti. Hilâl kaşları uzunca idi. Kaşlarının arası açıkça idi. İki kaşının arasında gazap ettiği zaman kabarıp beliren hoş, güzel bir damar vardı. Hoşluk, güzellik nişanesi olan kirpikleri, uzun ve siyah idi. Saadetli sakalı sıkça idi, bir tutam boyunca bulunurdu. Ahirete teşrifleri sırasında mübarek başıyla sakalının beyaz saçları henüz yirmi kadar bulunuyordu. Sünbüllerden daha zarif, daha güzel kokulu bulunan başının saçları ne pek kıvırcık, ne de pek düz idi, kulaklarının yumuşaklarını geçmezdi.

Ashab-ı güzîn’den Hz. Enes demiştir ki: “Ben, Resulullah (S.A.V)'den daha güzel bir zat görmedim, mübarek yüzünden sanki güneşin nurları akardı, o güzel yüzünde parlayan letafet nurları, güzel dişlerinden gülümsedikçe saçılan berrak parıltılar, karşısında bulunan duvarlara aksederdi.

Evet... Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’in bütün uzuvları, bütün duyu organları pek mükemmeldi. Başkalarının göremeyecekleri, işitemiyecekleri kadar uzak yerlerde bulunan şeyleri görür, sesleri işitirdi. Pek vakarlı olan yürüyüşü, inişten aşağıya doğru akar gider gibi süratlice idi. Kendisinde her yönüyle bir mükemmeliyet, bir fevkalâdelik görünürdü. Kendisini ilk gören bir kimse, bir heybet içinde kalırdı, kendisiyle görüşüp konuşmak şerefine nail olan kimse, ona karşı derin bir sevgi duyardı. Onun yüksek vasıflarını görüp anlatanlar, onun bir benzerini ne ondan evvel ne de ondan sonra görüp bilmediklerini itiraf ederlerdi. Kısacası O bir letafet ve mükemmeliyet harikası idi. Sallâllahü aleyhi vesellem.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN PEK YÜKSEK AKIL VE ZEKÂSI

Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in mübarek akıl ve zekâsı, her türlü düşüncenin üstündedir. Onun pek yüksek aklı, zekâsı yanında en büyük dahîlerin, en parlak fikirli hakîmlerin akılları, dehaları pek sönük kalırdı. Bu hakikate onun muazzam tarihi pek güzel şahittir. Ceziretülarab (Arap yarımadası)nın peygamberlikten evvelki haliyle sonraki halini düşünmek yeterli olur. ALLAH’ımızın O büyük O son peygamberi kadar insanların ruhî hallerini anlamış, âlemin siyasetini güzelce idare etmiş, insanları irşad ve ıslâh etmeye muvaffak olmuş, bu hususlarda icap eden esasları hazırlamış bir akıl ve hikmet sahibi gösterilemez.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN FESAHAT VE BELÂĞATI

Beyanı veciz olan Peygamber (S.A.V) Efendimiz, yaratılıştan pek fasih idi. Yani yüksek maksatlarını açık açık, parlak bir şekilde ifade ederdi. Huzuruna gelen elçilerin yaptıkları konuşmalara pek edebî bir tarzda karşılıkta bulunurdu. Onun mübarek sözleri arasında bir çok manâları toplayan öyle yüksek cümleler vardır ki, onlara “Cevamîü’l-kelim” denir. Yine onun mübarek sözleri arasında öyle emsalsiz edebî, hikmet dolu cümleler vardır ki, bunlara “Bedayiü’l-hikem” denilir. 

  • “Hikmetin başı ALLAH korkusudur” (Deylemi, Firdevs; No:3258; 2/270)
  • “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidirler” (Aclûni, Keşful Hafa; No:2793; 2/312)
  • “İnsanlar tarak dişleri gibi birbirine hukuk yönüyle müsavidir” (Deylemi, Firdevs; No:6883; 4/301)
  • “Kendi kıymetini bilen kişi helak olmaz”
  • “Kendi hakkında istediğini, senin hakkında istemeyen kimsenin arkadaşlığında hayır yoktur” (İbn-i Hibban; İman:5; No:235; 1/471)
  • “Kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe kişinin imanı kâmil olmaz” (Müslim; İman:17; No:45; 1/67)
  • “Yalan yere yemin, yurtları harap bir halde bırakır”
  • “Emaneti, seni emin kabul eden kimseye teslim et, sana hıyanet edene sen hıyanet etme” (Ebu Davud; Buyu:80; No:3534; 2/312)
  • “Kadîm hukuka riayet = eski dostluğu muhafaza, imandandır” (Hakim el-Müstedrek; 1/62)
  • “Alışverişinde en fazla ziyan eden o kimsedir ki, başkasının dünyası uğrunda kendi ahiretini feda eder”
  • “Kardeşinin uğradığı musibetten dolayı sevinç gösterme! Sonra Hak Teâlâ, onu kurtarır da o musibete seni düşürür.” (Tirmizi; Sıfat-ül Kıyame:54; No:2506; 4/662)
  • “Cezası en çabuk olan şey, zulümdür”
  • “İnsanlara kendini sevdirmek, aklın yarısıdır” (Taberani el-Mu’cemü’l-Evsat; No:6740; 7/381 – Beyhaki, ªuabu’l-iman; No:4686; 4/167)
  • “Kanaat tükenmez bir mal, yok olmaz bir hazinedir” (Deylemi, Firdevs; No:4699; 3/236)
  • “Pişmanlık bir tövbedir.” (A.b.Hanbel; No:3558; 1/376) mealinde bulunan mübarek hadisler de bu kısımdandır.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN MÜBAREK AHLÂKI

Şânı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in ahlâkı, tamamen Kur’an-ı Kerim’e uygun idi. Yani Kur’an-ı Mübîn’in gösterdiği güzel huyların mükemmel bir toplamından ibaret bulunuyordu. Onun kadar güzel ahlâka sahip bir zat görülmemiştir. Bunun içindir ki hakkında Kur’anın ifadesiyle:

"Şüphe yok ki sen pek büyük ahlâk üzere yaratılmış bulunuyorsun." (Kalem Suresi:4)

buyurulmuştur. Bir hadis-i şerifte de:

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” (Malik, Muvatta; Husnul-Huluk:8; No:1723; 2/404; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra; ªehâdât: No:21379; 15/252) buyurulmuştur.

Gerçekten Peygamber (S.A.V) Efendimiz Hazretleri, mekârim ve mehasîni ahlâk denilen pek güzel huylar ile tamamen vasıflanmış, bunları ümmetine de tavsiye etmiş, kendisine uyanları, ahlâkça melekler derecesine yükseltmiştir.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN PEK YÜKSEK İLİM VE İRFANI

Hace-i kâinat Efendimiz, sırf ALLAH Teâlâ’nın vahiy ve ilhamı ile pek çok hakikatlerden haberdar idi. Hiç bir kimse ilim ve irfanca O’nun mertebesine yetişmemiştir ve yetişemez. Semavî kitapların şeriatların hükümlerine, geçmiş ümmetlerin tarihine, her kavmin siyasetine, hikmetli bilgilerine, sosyal hayatına, savaş tekniğine ve daha bir çok yüksek ilimlere vâkıf idi. Meydana getirmiş olduğu dinî müessesenin azameti (büyüklüğü) buna şahittir. Halbuki kendisi ümmî idi, yani hiç bir mektebe, medreseye gitmemiş, hiç bir öğretmenden bir şey okuyup yazmamış, âlimler ile, hikmet ehli ile düşüp kalkmamış idi. Bunun böyle olduğunu bütün kavim ve kabilesi de biliyordu. Bu hali, onun hakkında bir mucize idi. Artık O’nun ilâhi vahye kavuşmuş ve pek büyük bir Peygamber olduğunda nasıl şüphe edilebilir?

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN FEVKALÂDE NEZAFETİ (TEMİZLİĞİ)

Peygamberi Zişan Efendimiz, nezafete, teharete pek çok riayet ederdi. O’nun bedenen temizlikleri fevkalâde olduğu gibi hal ve gidiş temizliği de her türlü düşüncenin üstündeydi. Hattâ: “Temizliğe fazlasıyla riayet ediniz. Hak Teâlâ İslâm dinini temizlik üzerine kurmuştur, cennete ancak temiz olanlar girecektir” (Aclûni, Keşful Hafa; No:922; 1/288 – Deylemi, Firdevs; No:394; 1/116) diye buyurmuştur. Mübarek vücutlarının pek güzel bir kokusu vardı. Bu hoş ve güzel koku, yaratılıştan idi. Bununla beraber bazen güzel koku da kullanırdı.

RASULÜ EKREM (S.A.V)İN HARİKULADE CÖMERTLİĞİ

Peygamberlerin en faziletlisi Rasülü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, son derece ikram ve cömertliğe sahipti. Hiç bir isteyene “yok” diye cevap vermezdi. Eğer yanlarında verilecek bir şey bulunmazsa, ya Ashabından ödünç alarak verir veyahut “yarın gel” gibi bir şey derdi. Huneyn gazasında ganimet mallarından bir vadide toplanmış olan yüz deve hakkında Safvan b. Ümeyye: “Ne güzel develer!...” demekle Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz: “Öyle ise, onlar senin olsunlar” deyip bu yüz deveyi Safvan’a bağışlamıştı. Safvan, bu lûtfu görünce: “Bu kadar cömertlik ve ikram ancak peygamberlerde bulunur” diyerek hemen müslüman olmuştur. Halbuki müslüman olmak için evvelce dört ay mühlet almış bulunuyordu.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN EŞSİZ, BENZERSİZ KAHRAMANLIĞI

Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, fevkalâde bir cesarete, bir kuvvet ve kahramanlığa sahipti. Bir çok savaşlarda bir çok zırh giymiş, kahramanlar firara mecburiyet gördükleri halde, Resulü Efham (S.A.V) Efendimiz sebat eder dururdu. Mesela Uhud ve Huneyn gazalarında gösterdiği cesaret ve kahramanlık her türlü düşüncenin üstündedir.

Bir defa Medine-i Tahire’nin dışından korkunç bir gürültü işitilmiş, düşman tarafından bir baskın olduğu sanılmıştı. Herkesten evvel Fahr-i âlem Hazretleri kılıcını kuşanarak gürültü tarafına koşmuş ve henüz başkaları daha yeni hazırlanırken kendisi dönerek “korkacak bir şey yok “diye halkı sakinleştirmişti.

Hz. Ali derdi ki: “Savaşlarda Resulü Ekrem (S.A.V) kadar düşmana yaklaşan bir kimse bulunmazdı. Birçok defalar savaş kızışıp başımız sıkıntıya gelince Resulü Ekrem (S.A.V)e sığınırdık.”

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN YÜKSEK HİLMİ (YUMUŞAK HUYLULUĞU) VE AFV-Ü KEREMİ (BAĞIŞLAMASI VE İKRAMI)

Fahr-i Kâinat Efendimiz, son derece hilm ile, afv-ü kerem ile vasıflanmış idi. Kızılacak yerlerde sükûnetini muhafaza eder, mübarek hayatına kastedenleri bile affederdi. Uhud gazasında mubarek bir dişi şehid edilmiş, güzel yüzü kanlar içinde kalmış olduğu halde yine düşmanlarına beddua etmemiş, “Yarabbi! Kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar” (Buhari; Enbiya:52; No:3290; 3/1282, Taberâni, el-Mucemu’l-Kebir; No:5694; 6/120) diye niyazda bulunmuştu. “Niçin bunlara beddua etmiyorsun?” diyenlere: “Ben lanet edici olarak gönderilmedim, insanları Hak yoluna ALLAH’ın rahmetine davet için gönderildim”3 (Müslim; Birr:24; No:2599; 4/2006) diye cevap vermişti. Mekke-i Mükerreme’yi fetih buyurdukları gün Kureyş hakkında Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in gösterdiği lûtuf ve ihsanı da, onun ne kadar affedici olduğuna şahittir.

RESUL-Ü EKREM (S.A.V)İN YÜKSEK HAYASI

Seyyid-ül Mürselin Efendimiz, gerek yaratılış ve gerek dinî haya ve edeb bakımından da bütün insanların üstünde idi. Kendisinde görülen hayanın kemalinden dolayı hiç bir kimsenin sözünü kesmez, yüzüne uzun uzadıya bakmazdı. Utanılacak veya çirkin görülecek şeyleri açıkça söylemeyip, üstü kapalı bir şekilde söylerdi. Hoşuna gitmeyen bir şeyin bir kimseden meydana geldiğini işitince: “Filân kimse neden öyle yapmış? demezdi. Bilakis “bazı kimseler neden şöyle yapıyormuş” demekle yetinirdi.

Ashab-ı Kiram’dan bir zat, pek fazla hayalı olduğundan bazı arkadaşları kendisini kınamak istemişler. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri, bunu haber alınca: “Onu haline bırakınız, çünkü haya imandandır.” (Buhari; Edep:77; No:5767; 5/2268) Buyurmuş. Diğer bir hadis-i şerifte de: “Haya insan için bir ziynettir.” buyurulmuştur.

RESUL-Ü EKREM (S.A.V)İN EMSALSİZ VEFASI

Fahr-i âlem Efendimiz, son derece vefakâr idi. Ashabını, akrabasını, ehli beytine mensup olanları unutmaz, daima kendilerini arar, sorar, iltifat ederdi. Bir defa Habeş hükümdarı Necaşi tarafından huzuru saadetine elçiler gelmişti. Bunlara bizzat hizmet etmek lûtfunda bulundu. Ashab-ı Kiram’dan bazıları: “Ya Resulâllah!. Biz hizmete yetişiriz” dediler. Cevaben buyurdu ki: Bunlar Habeşistan’a hicret etmiş olan Ashabıma yer göstermiş, ikram etmişlerdi, şimdi ben de bunlara bir karşılık olarak hizmet etmek isterim.” Bazen hane-i saadetlerine hediyeler gelince: “bunu filân hatunun evine gönderiniz, çünkü O, Hatice’nin dostu idi, Onu severdi” (Tirmizi; El-Birr v'es- Sadaka:70; No:2017; 4/369) diye emreder, merhum hanımının hatırasına riayette bulunurdu.

Bir defa hane-i saadetlerine gelen bir hatunun hatırını tam bir nezaket ile sormuş, sonra buyurmuştu ki: “Bu hatun, Hatice zamanında evimize gelir giderdi, eski dostluklara riayet imandandır.” (Hakim, el-Müstedrek; 1/62)

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN ŞEFKAT VE MERHAMETİ

Pek fazla merhametli olan Peygamberimiz (S.A.V), ümmeti hakkında son derece şefkatli, merhametli idi. Ümmeti hakkında daima kolaylık yönünü tercih buyururdu. Namazda iken bir çocuğun ağladığını işitse ona merhameten namazını hafifçe kılar, çocuğun sesini durdurmak isterdi. Hele haktan kaçınanların hallerine pek acır, hidayete ermeleri için dua ederdi.

O büyük peygamberin, O mukaddes Resül’ün merhameti yalnız insanlara değil, hayvanlara, ağaçlara, ekinlere de idi. Mûte savaşında bulunacak olan İslâm ordusuna hitaben şu mealde öğütler vermişti: “ALLAH Teâlâ’nın adına sığınarak onun ve sizin düşmanlarınızla harb ediniz. Fakat gideceğiniz yerlerde dünyadan soyulmuş râhipler göreceksiniz, onlara asla dokunmayınız. Kadınlar ile çocuklara şefkatle muamele yapınız, hurma ve diğer meyve ağaçlarını kesmeyiniz, evleri yıkmayınız.” (Beyhaki es-Sünenü’l-Kübra; Siyer; No:18666; 13/386)

Hicretin onuncu senesinde idi ki, muhterem oğlu Hz. İbrahim, henüz on altı aylık bir masum olduğu halde vefat etmiş, kızı Fatımetü’z-Zehra’dan başka evlâdı kalmamıştı. Bir gül goncası gibi açılmadan solan o masumun haline acıyarak ağlamış, mübarek gözlerinden şebnemler gibi yaşlar serpilmişti. Orada bulunan İbn-i Avf: “Ya Resulâllah! Sen de mi ağlıyorsun? demekle şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “Gözümüz ağlar, kalbimiz mahzun olur. Fakat bizden ALLAH’ın rızasına aykırı bir söz çıkmaz” (Buhari; Cenaiz:42; No:1241) diyerek ruhundaki yüce hassasiyetini göstermiştir.

Kısacası O Peygamberi Zişan’ın mukaddes varlığı, bütün kâinat için ALLAH’ın büyük bir rahmetidir. Bunun içindir ki hakkında:

“Resûlüm! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya sûresi:107) âyet-i kerimesi nazil olmuştur.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN GÜZEL GEÇİMİ

Kâinatın Efendisi Peygamber (S.A.V) Efendimiz, güzel geçim hususunda da insanların en iyisi idi. Herkes ile güzel görüşür, daima güler yüzlü bulunurdu, sohbet esnasında kimsenin sözünü kesmezdi. Ancak münasebetsiz bir konuşma olursa o zaman keserdi. Ve her kavmin büyüklerine daima ikram eder, onları kendi kabilelerinin reisliğine tayin buyururdu. Yapılan davetlere icabet eder, verilen hediyeleri kabul buyurur, karşılığında da hediyeler verirdi. Şer’i şerife muhalif olmayan hususlarda insanlara muhalefet etmek istemezdi. Hoşuna gitmeyen bir şey görünce görmemezlikten gelirdi. Ancak o şey günah olursa, o zaman müdahale ederdi.

Hele Ashab-ı Kiram’ı hakkında pek şefkatli idi. Kendilerine rastgelince selâm verir, ellerini tutar, musafaha eder, içlerinden görünmeyenleri araştırır, hasta olanları ziyarete gider, gönüllerini hoş ederdi. Hattâ Ashab-ı Güzîn’iyle bazen latifeler de yapardı. Bununla beraber latifelerinde de birer hakikat parlardı.

Hazreti Enes (R.A) diyor ki: “Ben Resulâllah (S.A.V)e on sene hizmet ettim. Hiç bir gün bana darılarak of!.. demedi. Ve yaptığım hiç bir şey için “neden yaptın?” yapmadığım birşey için de “neden yapmadın?” diye buyurmadı. (Buhari; Edeb:39; No:5691)

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN YÜKSEK TEVÂZUSU

Peygamber Efendimiz (S.A.V), yaratılmışların en şereflisidir. O kadar yüksek mertebesiyle beraber pek fazla mütevazi idi. Fakirleri, zayıfları daima okşar, misafirlerinin altlarına kendi mübarek elbiselerini döşeyecek kadar lûtufta bulunurdu. Bir meclise girince nerede boş yer bulursa orada oturmak ister, bulunduğu meclislerde elbisesini toplu tutup etrafa yaymazdı. Bununla beraber bulunduğu meclislerde herkesten fazla vakarını korurdu. Konuşmaya lüzum görmedikçe sükût ederdi. Gülmek icap edince tebessüm ile yetinirdi. Huzur-u saadetinde bulunanlar da son derece edebe riayet eder, başlarını aşağıya eğerlerdi. Konuşurken seslerini fazla yükseltmezlerdi, gülmeleri de tebessüm derecesini geçmezdi. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, âcizlere, yoksullara o kadar iltifat ve tevazu gösterdiği halde, kendileriyle mektuplaştığı hükümdarlara karşı asla küçülme göstermez, risalet makamının yüceliğini muhafazadan asla geri durmazdı. Kayserler’e, Kisralar’a gönderdiği mektuplarında daima mübarek ismini öne alır, meselâ “ALLAH’ın kulu ve Resulü Muhammed (S.A.V) tarafından Rum büyüğü Hirakl’e” diye yazdırırdı. Ve kendilerini hiç çekinmeksizin İslâm dinine davet ederdi, kabul etmedikleri takdirde azaba uğrayacaklarını, saltanatlarının ellerinden çıkacağını kendilerine açıktan açığa ihtar buyururdu.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN PEK NEZİH ZÜHD VE TAKVASI

Peygamberlerin sonuncusu, Peygamber (S.A.V) Efendimiz, daima ibadetle meşgul olur, daima Hak Teâlâ’nın rızası için ümmetinin hidayet ve saadetine çalışırdı. Hattâ geceleri o kadar namaz kılardı ki, çokça kıyamda durmaktan mübarek ayakları şişerdi. “Ya Resulâllah! neden kendine bu kadar zahmet veriyorsun? ALLAH Teâlâ senin geçmişini geleceğini bağışlamış değil mi?” diyenlere: “Ben Rabbimin çok şükür eden bir kulu olmayayım mı?” (Buhari; Tefsir:323; No:4557; 4/1830; Müslim; Sıfatül Münafikin:18; No:2819; 4/2171; Tirmizi; Salat:187; No:412; 2/268; Nesai; Salat-ı id; 17; No:1644; 3/219; İbn-i Mace; İkameti Salat:200; No:1419; 1/456) diye cevap verirdi.

Peygamber-i Zişan (S.A.V) Efendimiz, dünyada bulundukça bu yoldan asla ayrılmadı. Zaman-ı saadetlerinde Ceziretül’arab (Arap yarımadası) fethedildi, Medine-i Münevvere’ye her taraftan ganimet malları gelmeye başladı, hükümdarlar tarafından kıymetli hediyeler gönderildi. Kısacası dünya olanca varlığıyla yüz gösterdi. Fakat o şanı yüce Peygamber (S.A.V) bunların hiç birine iltifat etmedi. Bütün bunları, fakirlere, gazilere, müslümanların yükselmelerine sarfetti, hattâ bir gün kendisine bir kese altın gelmişti, onu ashabına dağıtmıştı, hane-i saadetinde yalnız altı altın kalmıştı, gece uyumadı, kalkıp bunları dağıttı, şimdi rahat ettim buyurdu.

Aişe-i Sıddîka validemiz diyor ki: “Resulullah (S.A.V), ahirete teşriflerine kadar peş peşe üç gün doyuncaya kadar yemek yememişti. Halbuki isteseydi Hak Teâlâ ona hatır ve hayale gelmedik nîmetler verirdi. Bazen bir ay kadar biz hanımlarının odalarında yemek pişirmek için ocak yanmazdı. Yiyip içtiğimiz yalnız hurma ile sudan ibaret bulunurdu. Bazen Resulü Ekrem (S.A.V)in haline acır, ağlardım. Birgün “Canım sana feda olsun! Dünya nimetlerinden kâfi miktarını kabul buyursan olmaz mı?” diye sordum. Buyurdular ki: “Ben nerede dünya nerede! Kardeşlerim olan ulül’azm peygamberler,(***) bundan daha şiddetli hallere sabrettiler, öylece gidip Hak Teâlâ’ya kavuştular.

(***) ALLAH'ın emirlerini yerine getirme hususunda en çok dikkat ve titizlik, sabır ve sebat gösteren peygamberlerdir. Bunlar Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'dir. Salât ve selam hepsinin üzerine olsun. Rabbim cümlemizi şefaatlarına nail buyursun. Bak: Şura sûresi: 13, Ahzab sûresi: 7, Ahkaf sûresi: 35

ALLAH Teâlâ da onlara büyük sevaplar, makamlar verdi. Şimdi ben geniş bir yaşantıya erersem Hak Teâlâ’dan utanırım, benim mertebemin onların mertebelerinden aşağıya kalmasından sıkılırım, benim en özlediğim şey, o kardeşlerim olan Peygamberlere kavuşmaktır.”

Mukaddes, muazzam Peygamberimiz (S.A.V), bu mübarek sözlerinden sonra dünyada ancak bir ay daha yaşamışlardı. Ahirete teşrif buyurdukları zaman ehli beytine ne bir altın, ne de bir deve veya bir koyun bırakmamıştı. Terkettiği şeyler, yalnız silâhlarıyla bindikleri katır ve gelirini vakfetmiş olduğu araziden ibaretti.

İşte Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, bu kadar kalp genişliğine sahipti.. Hak yolunda bu kadar samimî, bu kadar fedakâr idi. Onun yüksek maksadı, yalnız ALLAH’ına kulluk etmek, İslâm dinini yaymak, insanları cehaletten kurtarmak, yer yüzünü insaniyet ve medeniyet nurları içinde bırakmaktı.

RESULÜ EKREM (S.A.V)İN EŞSİZ MUVAFFAKİYETLERİ

Nebiyyi Zişan Efendimiz, sahip olduğu yüksek vasıf ve mucizeler sayesinde yaymaya muvaffak olduğu yüce ilahi din sayesinde hedeflediği pek mukaddes gâyeye erdi, dünya tarihinde hiç bir zata nasib olmayan pek muazzam muvaffakiyetlere nail oldu.

Evet... O şanı yüce Peygamber (S.A.V), Hak Teâlâ’nın kitabını, insanlığa maddî ve manevî saadet yollarını gösteren Kur’an-ı Mübin’i, O ebedî mucizeyi bütün insanlara tebliğ etti. Bütün hükümleri akla, hikmete, maslahata uygun ve her asrın ihtiyacına fazlasıyla kâfi olan İslam şeriatını yaymaya muvaffak oldu. Kendisine tâbi olan insanları hakikî hürriyete kavuşturdu. İnsanların arasında bir eşitlik tesis etti. İnsanlık bakımından, hukuk bakımından, Hak Teâlâ’ya kulluk bakımından insanlar arasında fark olmadığını ilân ederek büyüklük taslayanların burunlarını kırdı. ALLAH’ü Teâlâ’nın manevî huzurunda yerlere kapanarak kulluk vazifesinde bulunmak şerefinden bütün insanların aynı tarzda faydalanmaları lüzumunu bildirdi. Hakikî münevverliğin tam bir tevazu ile hakka boyun eğme ve ibadetten, fazilet ve iffet dairesinde yaşamaktan, diğer insanlara karşı bir ayrıcalık iddiasında bulunmaksızın kulluk vazifesini herkesle beraber aynı şekilde yerine getirmeye çalışmaktan ibaret olduğunu ilân etti. Fanî, maddî bilgilere, servetlere güvenerek ona buna karşı cahilâne bir gurura tâbi olanların Hak Teâlâ’nın fakir, zayıf kullarıyla beraber bulunarak kulluk vazifesini aynı şekilde yerine getirmekten kaçınanların münevver değil, manen karanlıklar içinde kalmış zavallı kimseler olduğunu beyan buyurdu. Ruhlarında kabiliyet bulunan bahtiyar kimseler, O’nun bu yüce beyanlarını takdir ettiler, O’nun saadet kanadı altına can attılar, saadete erdiler.

Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri, daha ahiret âlemine teşrif etmeden müslümanların sayısı bir milyonu geçmiş ve kendisi yüz yirmi bin müslüman ile Haccı Ekber yapmıştı. Bu günkü gün yeryüzündeki müslümanların miktarı üçyüzelli milyondan (Bugün ise bu miktar, Elhamdülillah iki milyara yaklaşmaktadır. Rabbim Müslümanların sayısını günbegün artırsın. İslam'ı ve Müslümanları aziz ve mansur eylesin. Amin!) fazladır. Bu miktarın günden güne artacağı da pek umulmaktadır.

Kısacası O mukaddes Peygamber’in mübarek ismi, bin üç yüz altmış şu kadar seneden beridir ki daima milyonlarca dilleri süsleyip durmaktadır. Yaymış olduğu mukaddes İslam dininde yüzlerce milyon insanın tertemiz ruhlarına hâkim bulunmaktadır .

Artık çocukluk zamanları meleklerin üstünde bir sâfilik ve iffetle geçmiş, kırk yaşlarından itibaren nübüvvet ve risalete kavuşmakla dünyayı karanlıktan nura çıkarmış, altmış üç senelik mübarek dünyevî hayatları bütün şeref ve mukaddes parıltılarıyla çevrilmiş olan O büyük, O en son Peygamberi Zişan’a ümmet olduğumuzdan dolayı ne kadar sevinsek ne kadar iftihar etsek Hak Teâlâ Hazretlerine ne kadar şükür eylesek yine azdır.

Ey ALLAH’ım! Sen bizi O Mukkaddes Peygamber’in himayesinden uzak düşürme. Sen O mübarek Peygamberine ve diğer aziz Peygamberlerine ve hepsinin muhterem âl ve Ashab’ına sonsuz salât ve selâm buyur. Amîn! Vel-hamdü leke Ya Rabb’el-âlemin. Bütün hamd-ü senalar sana mahsustur, Ey âlemlerin Rabbi!