İlmihal Kategorileri

Orucun Şartları, Hilal Vaktinin Sübutu

ORUCUN ŞARTLARI

       Orucun farziyetine ve edasının farziyeti ile sahih olmasına dair şartlar vardır. Şöyle ki:

       1. Oruç ile mükellef olmak için: İslam, akıl, büluğ şarttır. Bu bakımdan bu vasıfları bulunmayan bir şahıs için oruç farz değildir. Şu kadar var ki, akıllı-mümeyyiz olan (doğruyu yanlıştan ayıran) bir islam çocuğunun orucu bir nafile olarak sahih bulunur.

       2. Orucun edası farz olmak için sıhhat ve ikamet şarttır. Bundan dolayı hasta ve seferi olan kimselerin bu halde oruç tutmaları icap etmez. Bunlar daha sonra kaza ederler.

       Bir orucun edası sahih olmak için, niyet ve hayız ile nifastan taharet şarttır.

       Bundan dolayı niyet edilmeksizin tutulan bir oruç, müçtehidlerin ekseriyetine göre şer’an muteber değildir. Hayız veya nifas halinde bulunan bir kadının oruç tutması da sahih olmaz. Ramazan-ı şerif orucunu daha sonra kaza etmeleri lazım gelir.

ORUCUN VAKTİ

       Orucun vakti, ikinci fecirden güneşin batışına kadar olan müddettir. Bununla beraber bu, ikinci fecrin ilk doğuşu anına mı, yoksa aydınlığının ufukta uzanıp dağılmaya başladığı zamana mı itibar olunacaktır meselesinde ihtilaf vardır. Bazı ulemaya göre fecrin ilk doğuşu anı muteberdir. En ihtiyatlı olan da budur. Diğer bazı alimlere göre de aydınlığın biraz uzayıp dağılmaya başladığı zaman muteberdir. Oruç tutacaklar hakkında daha müsait olan da budur.

       Bundan dolayı birinci görüşe göre fecri sadıkın ilk doğuşundan itibaren, ikinci görüşe göre de fecrin belirmesiyle aydınlığının dağılmaya başlamasından itibaren oruca başlamak icap eder.

       Fecrin doğuşunda şüphe eden kimse için daha faziletli olan, yiyip içmeyi terk etmektir. Bununla beraber yiyip içecek olsa, orucu yine tamamdır. Ancak fecirden sonra yemiş veya içmiş olduğu daha sonra anlaşılırsa, orucu bozulmuş olur. O halde kaza etmesi lazım gelir. Fecirden sonra sahur yapılmış olduğunda kuvvetli zan bulunan başka bir delil bulunmazsa, Zahirurrivaye'ye göre buna itibar olunamaz. Fakat bu halde kaza edilmesi ihtiyatlı olmaya daha uygundur.

       Oruçlu kimse güneşin batışında şüphe etse, iftar etmesi helal olmaz. İftar edip de gerçek durum anlaşılmazsa, üzerine kaza lazım gelir. Keffaretin lüzumu hakkında ise, iki rivayet vardır. Fakat güneş batımından evvel iftar etmiş olduğu anlaşılırsa, üzerine keffaret de vacip olur.

       Güneşin batmış olduğu hakkında kuvvetli bir zannı bulunduğu halde iftar eden kimse hakkında da hüküm böyledir. Güneşin batmasından evvel iftar etmiş olduğu daha sonra anlaşılsın, anlaşılmasın müsavidir.

       Taharrî (araştırma ile) sahur ve iftar etmek caizdir. Şöyle ki, oruç tutacak kimse, başka vasıta bulunmayınca kendi kuvvetli zannına göre sahur yemeği yer ve fecrin doğduğuna kanaat edince oruca başlar, güneşin batışını da araştırarak yine kuvvetli zannına göre orucunu açabilir.

       Bununla beraber fecrin doğup doğmadığını iyice kestiremeyen kimse için bir an evvel oruca başlamak ve güneşin battığını kestiremeyen için de hemen orucunu bozmamak ihtiyat gereğidir.

       Davul veya top sesi ile veya kandil yakılmasıyla oruca başlamak veya oruçtan çıkabilmek için de bunların itimat edilebilecek şekilde muntazam olmasına ve her taraftan görülüp işitilir bir halde bulunmasına dikkat etmek lazımdır. Saatlerin muntazam bir halde işlemekte olduğu da tecrübe ile malum bulunmalıdır.

RAMAZAN-I ŞERİF VE DİĞER (AYLARIN) HİLÂLLERİNİN SÜBUTU

       Ramazan-ı şerif, kamerî aylardandır. Bunların sübutu, hilâllerin yani yeni ayların görülmesiyledir. Bundan dolayı Şaban-ı şerif’in yirmi dokuzuncu günü güneşin batış vaktinde insanların hilâli araştırmaları, yapmaları gerekli bir vazifedir. Hilâli görürlerse ertesi günü Ramazan orucuna başlarlar. Hava mağmum yani bulutlu, dumanlı bulunup da hilâl görülemezse Şaban-ı şerif’i otuz gün olarak tamamlar, sonra oruca başlarlar.

       Bununla beraber Şaban-ı şerif’in hilâlini de Receb-i şerif’in yirmi dokuzunda araştırmak münasiptir. Bu şekilde Şabanın kaç gün olduğu daha iyi anlaşılmış olur.

       Ramazan-ı şerif’in yirmi dokuzuncu günü de güneşin batışını müteakip Şevval ayının hilâli araştırılır. Görülürse bayram yapılır, görülmezse Ramazan-ı şerif otuz gün tutulur.

       Kameri aylar bazen otuz, bazen yirmi dokuz gün olur. Yay şeklinde görülen her yeni aya üçüncü gecesine kadar “hilâl” denildiği gibi, her ayın yirmialtıncı, yirmiyedinci gecelerine de hilal denir. Diğer günlerdekine “Kamer-Ay” denilir.

       Her kameri ayın başlangıcı, ya hilâl görülmekle veya ondan evvelki ayın günleri otuza yetiştirilmekle tesbit edilir.

       Hilâl’in çoğulu “Ehille”dir. Hilâl görüldüğü zaman: “Hilâl! Hilâl!” diye işaret etmek mekruhtur, bir cahiliyye adetidir.

       Hilâl görülünce üç kere tekbir ve tehlilden sonra üç kere:

“Hilale hayrin ve rüşdin! Amentü billahillezi halekake.”

“Ey hayır ve salah hilali! Seni yaratan ALLAH Teâlâ’ya iman ettim.”

demeli, sonra da:

“Elhamdü lillahillezi zehebe bişehri keza ve cae bişehri keza. ALLAH’ümme ehlilhü aleyna bilemni vel iman. Vesselameti vesselam.”

“Şu ayı -mesela Şabanı- götürüp bu ayı -Ramazan-ı şerifi- getiren ALLAH Teâlâ’ya hamdolsun. Ey ALLAH’ım bu ayı bizlere emniyetle, iman ile selamet ve selam ile hazır buyur.”

diye dua etmelidir.

       Hilâlin güneşin batışını müteakip görünmesi muteberdir. Bundan dolayı bir yerde hilâl, zeval (öğle) vaktinden evvel veya sonra görülse, bununla o gün ne oruca başlanır, ne de oruçtan çıkılır, bilakis bu hilâl gelecek geceye ait bulunmuş olur.

       Bu, İmam-ı A’zam ile İmam Muhammed’e göredir. İmam Ebu Yusuf’a göre zevalden sonra görülen hilâl, gelecek geceye ait ise de, zevalden evvel görülen bir hilâl, evvelki geceye ait bulunur. Bundan dolayı bununla Ramazan-ı şerif veya bayram kesinlik kazanır. Çünkü bir hilâl, iki gecelik olmadıkça, adete göre zevalden evvel görülemez.

       (Diğer üç mezheb imamına göre gündüzün görülen hilale itibar olunmaz, bu hilal mutlaka gelecek geceye aittir. Bu konuda astrologların sözleri de muteber değildir. Her halükarda geceleyin görülmelidir.)

       Hava kapalı olunca, Ramazan-ı şerif hilaline müslüman, akıllı, adaletli, bülûğa ermiş bir kimsenin şahitliği yeter. Onun hilali görmüş olduğunu ifade etmesine dayanarak oruca başlamak lazım gelir. Bu kimsenin erkek ya da kadın olması müsavidir. Bu halde böyle bir kimsenin şahitliğine yine böyle bir kimsenin şahitlik etmesi de muteberdir.

       Bu hususta âdil’den maksat: Hasenatı (iyiliği), seyyiatı (kötülüğü)ne galip olan kimse demektir.

       Bu hususta hali kapalı olan kimsenin şahitliği de (sahih olan görüşe göre) kabul olunur.

       Bu şahitlik bir haber demektir, dini bir hususu haber vermekten ibarettir. Bunda şahitlik lafzı, dava, mahkeme, hakimin hükmü şart değildir. İhtiyatlı olmak bunu kabul etmektir.

       Hilali görenin bunu tefsir etmesi, yani “Ben beldenin şu mevkiinden veya dışından baktım. Hilali ufkun şu tarafında, bulutun hemen kenarında veya iki bulutun açık bulunan arasında şu şekilde gördüm.” diye izah eylemesi lazım mıdır, değil midir? Bazı zatlara göre lazımdır. Fakat zahiri rivayete göre lazım değildir, böyle tefsir edilmeksizin de şehadet muteber olur. Bu şehadeti işitenler için oruca başlamak icap eder.

       Ramazan-ı şerif hilalini gören bir müslüman için hemen o gece şehadette bulunmak lazımdır. Hatta bu, evinde beklemesi gereken bir kadın bile olsa, kocasının veya efendisinin izin vermesine bakmaksızın çıkıp gördüğü hilal hakkında şahitlik eder. Çünkü bu, yapılması gerekli dini bir vazifedir.

       Hilali gören kimse, bir beldede ise hemen hâkimin huzuruna gider, şahitlik yapar. Hâkim de durumu ilan eder. Hâkim bulunmayan bir yerde ise, mescide gider, şehadette bulunur. Âdil bir zat ise, onun bu şahitlik yapmasına dayanarak insanlar oruca başlarlar.

       (Şafiiler’e göre hâkimin hükmü ile bütün insanlar üzerine oruç tutmak farz olur. Hattâ bu hüküm, yalnız âdil bir şahsın hilâli gördüğüne dâir olan şahitliğine dayanmış olsa bile. Hakimin hükmü ihtilafı kaldırır, oruç başka mezheb sahiplerine de lazım gelir.)

       Hilalin görülmesi, bir ayın girmesi, doğrudan doğruya değil, bir olaya bağlı olarak hüküm altına alınabilir. Meselâ, bir kimse, mahkemede bir şahsın yüzüne karşı: “Benim bu şahısta Ramazan-ı şerif’in ilk gününde vermek üzere, şu kadar kuruş alacağım vardır, şimdi ise Ramazan-ı şerif’in hilali görülmüştür. Bu sebeble bu alacağımı bana vermesini isterim” diye dava etse, o şahıs da: “Evet o şekilde borcum vardır, fakat henüz Ramazan-ı şerif ayı girmemiştir” diye inkar etmekle hâkim, o davacının hilali gördüklerine dâir getireceği iki şahidin şahitliği üzerine o borcun verilmesine hükmetse, Ramazan hilaline de dolayısıyla hükmetmiş olur.

       Hilali isbat için bu şekilde dava açılması, İmam-ı A'zam'a göre münasiptir. İmameyn’e göre böyle bir davaya lüzum yoktur.

       Yalnız başına hilali gören kimsenin şahitliği kabul edilmese de kendisinin oruç tutması lazım gelir. Şayet o gün oruç tutmazsa, kaza eder, bundan dolayı keffaret lazım gelmez. Çünkü gördüğü şeyin hilal değil, bir hayal olması muhtemeldir. Şahitliği henüz hâkim tarafından red edilmeden iftar ettiği takdirde de yine keffaret icap etmez. Zira red etmek şüphesi vardır. Keffaretler ise şüphe ile bertaraf olur. Fakat şahitlik kabul edildikten sonra iftar edecek olsa, keffaret lazım gelir. Çünkü bu takdirde şahitliği hâkimin hükmü ile kuvvet bulmuş olur.

       Hava kapalı olmayınca Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilâlleri hususunda bir-iki kimsenin değil, haberleri ile kuvvetli bir zan meydana getirecek miktarda çok kimselerin şahitlikleri kabul edilir. Bunların miktarını tayin, veliyyülemr'in görüşüne bağlıdır. Bir görüşe göre bunların elli erkek olması lazımdır.

       Bu hususta şahitlerin belde dışından olup olmamaları arasında (zahiri rivayete göre) fark yoktur. Bir görüşe göre bu halde dışardan gelen iki âdil şahidin şahitliği kabul olunur. Onların daha müsâit bir yerden hilali görmüş olmaları muhtemeldir.

       İmam-ı A’zam’dan bir rivayete göre de bu halde taşradan gelmiş olsun olmasın, iki âdil şahidin şahitliği ile yetinilebilir.

       Deniliyor ki, zamanımızda herkes yapılması gerekli hilâli araştırma vazifesini yapmaya çalışmaz olduğundan, şimdi böyle iki şahidin şahitliğine itimat edilmesi münasiptir.

       Hava kapalı olunca, Şevval ve Zilhicce hilalleri hakkında âdil iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şehadetleri kabul olunur. Bu hususta adalet, hürriyet, şahit sayısı şarttır. Şahitlerin, şahitliğe ehil ve güvenilir kimse olup olmadıklarının araştırılması da yapılmalıdır. “Şahitlik” tabirinin ve “dava” (konunun hakim huzurunda kararlaştırılması)nın şart olup olmamasında ise ihtilaf vardır.

       Hakimi, valisi bulunmayan bir yerde hava kapalı olduğu halde iki âdil kimse, Şevval hilalini gördüklerini haber verecek olsalar insanların iftar etmelerinde bir sakınca yoktur.

       Kapalı bir havada Ramazan-ı şerif hilalini yalnız hâkim görecek olsa, dilerse yerine birini vekil tayin ederek onun huzurunda hilali gördüğüne şehadet eder ve dilerse doğrudan doğruya insanların oruç tutmalarını ilan eyler. Fakat bayram hilalinde böyle bir kişilik şehadet muteber olmaz.

       Çünkü bununla bir ibadete nihayet verilecektir. Bununla beraber bunda insanların hukukuna şehadet manası da vardır. Zira oruçtan çıkacaklardır. İnsanların hukukunda ise ikiden noksan kimsenin şehadeti muteber değildir.

       Bu bakımdan veliyyülemr veya hâkim, yalnız başına Şevval hilalini görecek olsa, ne musallâya çıkar, ne musallâya çıkmalarını insanlara emreder, ne de aşikar veya gizlice orucunu açar. Çünkü gördüğü hilalin bir hayâl olması muhtemeldir.

       Şevval hilali, Ramazan-ı şerif’in yirmi dokuzuncu günü güneşin batışı akabinde araştırılır. Bunu yalnız başına gören kimse, ibadet hususunda ihtiyatlı olmaya riayet ederek iftar etmez. Şayet iftar ederse, yalnız kaza etmesi icap eder. Şehadeti kabul edilmediği halde iftar etse, yine yalnız kaza lazım gelir, keffaret lazım gelmez.

       Bir kimsenin şehadetine dayanarak Ramazan-ı şerif orucuna başlamış olan kimseler, otuzuncu günü Şevval hilalini görmeseler de (en doğru görüşe göre) oruca son verirler. Hava bulutlu, kapalı olduğu takdirde ise, ihtilafsız bayram yaparlar.

       (Şafilerce tercih edilen görüşe göre Şevval için de bir âdil şahidin şehadeti yeterli olur, hakim bununla hükmedince bayram yapılır.)

       Hava, bulutlu olduğu halde iki kimsenin şehadetini hakim kabul ederek otuz gün oruç tutulduktan sonra Şevval hilali görülmese bakılır: Eğer hava yine bulutlu ise, ertesi gün iftar ederler. Bunda ittifak vardır. Fakat hava açık ise, bir görüşe göre iftar etmezler. Ancak sahih olan diğer bir görüşe göre, bu halde de iftar edip bayram yaparlar.

       Bir belde halkı, yirmi dokuz gün oruç tuttuktan sonra iki âdil kimse: “Biz Ramazan hilalini sizin oruca başlamanızdan bir gün evvel görmüştük” diye şahitlikte bulunsalar bakılır: Eğer bunlar, o belde halkından iseler, layık olan, şahitliklerinin kabul edilmemesidir. Çünkü bunlar ALLAH rızası için yerine getirilmesi gerekli olan bu şahitliği vaktiyle terk etmiş bulunmuşlardır. Fakat uzak bir mahalden gelmiş iseler, şahitlikleri câiz olur. Zira bunlar bu şahitliklerinde töhmetten beridirler.

       Ramazan-ı şerif’ten başka ayların sübûtu için hava kapalı ise, en az iki âdil erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şahitlikleri lazımdır. Hava açık ise, büyük bir topluluğun şahitlikleri icap eder. Bu topluluk, tevâtür (yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayacak) derecesinde olunca, şahitliklerinin kabulü için islamiyet şart bulunmaz.

       Diğer bir görüşe göre ramazân-ı şerif ile Şevval ve Zilhicceden başka dokuz ayın hilalini ispat için hava, bulutlu olsun olmasın, iki adil şâhidin şahitlikleri yeterli olur. Çünkü bu ayların hilalini görmek için büyük bir topluluk alakadar bulunmaz.

       Bir belde halkı, hilali görmeksizin yirmi sekiz gün oruç tutup da sonra Şevval hilalini görecek olsalar bakılır: Eğer Şaban hilalini görüp onu otuz gün saymışlar ise, yalnız bir gün kaza ederler, Ramazan-ı şerif yirmi dokuz gün bulunmuş olur. Fakat Şaban hilalini görmeksizin onu otuz gün saymışlar ise, iki gün kaza etmeleri lazım gelir. Çünkü Şabanın yirmi dokuz gün olması muhtemeldir.

       Fakat bu belde halkı, yirmi dokuz gün oruç tutup da sonra Şevval hilalini görseler, üzerlerine kaza lazım gelmez. Zira Ramazan-ı şerif, yirmi dokuz gün olabilir.

       Bir beldede Ramazan-ı şerif orucu hilalin görülmesiyle yirmi dokuz gün tutulmuş olsa, o beldedeki hastalar da ileride bu Ramazan orucunu yirmi dokuz gün olarak kaza ederler. Fakat böyle bir hasta, o belde halkının ne şekilde hareket etmiş olduklarını bilemezse, borcundan kesin bir halde kurtulması için tam otuz gün kaza orucu tutar.

       Ayın ve güneşin metla’ları doğdukları yerler, beldelere ve kıtalara göre muhtelif bulunur. Fakat oruç hususunda zahiri rivayete göre hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar olunmaz. Fetva bu şekildedir.

       Bu bakımdan batı bölgesinde bulunanlar, Ramazan-ı şerif hilalini görecek olsa, bundan haberdar olan doğu bölgesindeki müslümanlar üzerine de oruç tutmak icap eder. Şu kadar var ki, bir beldedeki görünüş diğer bir belde halkı hakkında muteber olabilmesi için, bu görünüş hakkında şehadetin hakim huzurunda olumlu bir karara bağlanmış olması lazımdır. Sadece yalnız bir görüşü haber vermek, hilali görmeyen belde halkı hakkında bir delil olamaz. Şöyle ki, bir belde hakimine iki adil kimse gelip: “Filan beldede hilali gördüklerine dair şahitlerin şehadetlerini, o belde hakimi şartları dahilinde kabul edip hüküm verdi” tarzında şehadet etmelidirler. Hakimin hükmü kesin bir delildir, bunlar da bu hükme şehadet etmiş olurlar. Artık bu belde hakimi de şehadeti kabul ederek ona göre hüküm verebilir. Başka bir beldede hilalin görülmüş ve karara bağlanmış olduğunu gelip haber verenler, tevatür mertebesinde olunca, böyle bir hükme ihtiyaç görülmeksizin gereği ile amel olunur.

       Oruç hususunda hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar olunmaması: “Ramazan hilalini görünce oruç tutunuz, Şevval hilalini görünce bayram yapınız” (Buhari; Savm:11; No:1810; 2/674 - Müslim; Sıyam:2; No:18; 2/762 - Nesâi; Sıyam:9; No:2117; 4/133 - Dârimi; Savm:2; No:1686; 2/7 - A. b. Hanbel; No:9176; 2/422) hadis-i şerifine ve benzeri hadis-i şeriflere dayanmaktadır. Bu hadis-i şerifte oruç tutulmaya başlanılması ve bayram yapılması, hilalin görülmesine bağlanmıştır. Bundan dolayı müslümanlardan bir kısmının hilali görmesiyle alakalı hükmün bağlı olduğu, “Rü’yet-i hilal = hilali görmek” meydana gelmiş, artık oruç tutmak gereği veya bayram yapmak lüzumu hepsine yönelmiş bulunur.

       Dinimiz hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar edilmesini, veya hesap (takvim) ehlinden sorulmasını emretmemiştir. Hilalin ilerlemiş fen tekniklerine dayanarak görülmesinin mümkün olup olmadığını araştırmak da icap etmemektedir. Çünkü bu fenni araştırmayı yapmak her yerde, her vakit mümkün olmaz ve dinin gösterdiği kolaylığa da uymaz.

       Yine böylece, iki haberciden birinin fenne dayanarak haberini, diğerinin görmeye dayanan haberine tercih etmek de çok kere uygun olamaz. Çünkü her ikisinin de (birinin takvim hesabında, diğerinin de görmesinde) hataya maruz kalması muhtemeldir.

       (Malikiler ile Hanbeliler’in mezheblerine göre de hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar olunmaz. Şafiiler’e göre aralarında yirmi dört fersah (120 km) veya daha fazla bir mesafe bulunan iki beldede hilalin değişik doğuşlarına itibar olunur, birinde hilalin görülmesi, diğeri için görülme sayılmaz.)

       Hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar olunmadığına nazaran bir belde halkı Ramazan-ı şerif hilalini görüp yirmi dokuz gün oruç tuttuktan ve bayram yaptıktan sonra diğer bir belde halkının yine hilali görerek otuz gün oruç tutmuş oldukları ortaya çıksa, evvelki belde halkının bayramdan sonra kaza olarak bir gün daha oruç tutmaları lazım gelir. Çünkü ilk hilali görüşe itibar olunur. Bu belde halkının hilali bir gün sonra görmüş olmaları muhtemeldir.

       Hanefi fıkıh alimlerinden bazılarına göre hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar edilir.

       Bu bakımdan batıda hilalin görünmesinden dolayı doğuda bulunan Müslümanlar için de o gün oruç tutmak veya bayram yapmak icap etmez. Bu hususta her belde kendi hilali görmesine göre amel eder, oruç tutar, bayram yapar, kurban keser. Bununla beraber aralarında yirmi dört fersah (120 km.) den az bir mesafe bulunan iki belde arasında bu ihtilaf mümkün olmaz. Bu sebeple böyle biri birine yakın iki beldeden birinde görülen hilal, diğerince de muteber olur.

       Ramazan-ı şerif ve bayram yapılması için astronomi ilmine vakıf, adalet sahibi takvim uzmanlarının sözlerine müracaat edilip edilmeyeceği hususunda fıkıh alimleri arasında iki görüş vardır. En sahih kabul edilen bir görüşe göre, bunların bu husustaki sözleri kabul edilmez. Hatta bir takvim uzmanı için bu konuda yaptığı takvim hesabı ile kendisinin de amel etmesi caiz değildir. Gerçi matamatiksel hesaplar kat’i ise de, bu hesapları yapanların hatadan beri olmaları kat’i değildir. Bu yüzdendir ki takvimler arasında daima ihtilaf görülmektedir.

       Bununla beraber her yerde böyle ince hesapları yapabilen zatlar bulunamayacağından bunların sözlerine müracaat lüzumu, bilhassa köy, yaylalar ve göçebe halde yaşayan müslümanlar için zorluğu gerektirir. Halbuki dinimiz, bu hususta kolaylık göstermiş, bir hadis-i şerifte: “Hilâli görüldükten sonra oruç tutunuz, hilâli gördükten sonra iftar ediniz, bayram yapınız, size hava kapalı olunca da Şabanı otuza tamamlayınız.” (Buhari; Savm: 11) diye buyurulmuştur.

       Demek ki, dinimiz orucu ebediyen değişmeyecek sabit, basit herkes tarafından anlaşılıp kabul edilecek bir delile bağlamıştır ki, o da hilalin görülmesidir. Astronomların sözleri gerçi matematiksel kaidelere dayanır, fakat aralarında çok kere ihtilaf bulunmakta, sözleri düzenli görülmemektedir. Bir de takvim hesabına nazaran kameri aylar mutlaka otuz veya yirmi dokuz gün olmayıp az çok küsuratlı bulunmaktadır. Dinimiz ise, orucun ya tam otuz veya tam yirmi dokuz gün tutulmasını emretmiştir.

       Azınlıkta olanlara ait diğer bir görüşe gelince, buna göre bu hususta vakit uzmanlarının, astronomların sözlerine müracaat edilebilir. Bu sözlere itimat etmekte bir sakınca yoktur, Fıkıh alimlerinden “Muhammed ibn-i Mukatil” onların aralarında ittifak ettikleri sözlerine itimat eder, onlardan sualde bulunurdu. Şu kadar var ki, bu hususta onlardan bir cemaatin ittifakı lazımdır. “Kadı Abdülcebbar” da : “Astronomların sözlerine itimat etmekte bir sakınca yoktur” demiştir.

       Memleketimizde bir müddetten beri bu görüşe uygun olarak kameri aylar, rasathane tarafından bir cetvel halinde tayin edilmektedir.

       (Maliki ve Hanbeli fıkıh alimlerine göre astronomların sözlerine itimat olunmaz. Bu bakımdan bunların sözleriyle umum hakkında oruca başlamak vacip olmaz. Yalnız Malikilerce itimat edilen bir görüşe göre astronomlar, kendi hesabıyla amel ederek oruç tutabilir. Astronomlardan işitip doğru olduğuna kuvvetli bir zannı bulunan kimse de onun takvim hesabına dayanarak oruca başlayabilir.

       Şafiilerce de astronomun sözü, kendi hakkında ve kendisini tasdik eden kimse hakkında muteber ise de, tercih edilen görüşe göre bütün insanlar hakkında muteber değildir. Bundan dolayı bu söz üzerine herkesin oruca başlaması vacip olmaz.

       Şafiilerden yalnız “İmam Subki”nin bu hususta bir eseri vardır. Bu zat takvim hesabının kat’i olduğunu göz önüne alarak astronomların sözlerine itimat edileceğini kabul etmiş, fakat diğer Şafiiler tarafından reddedilmiştir.)