İlmihal Kategorileri

Namazların Şartları, Rükünleri

NAMAZLARIN FARZLARI, ŞARTLARI VE RÜKÜNLERİ

       Namazların farzları on ikidir. Bunlardan altısı namaza daha başlamadan bulunması lâzım gelen farzlardır ki:

  1. Hadesten taharet
  2. Necasetten taharet
  3. Setri avret
  4. İstikbali kıble
  5. Vakit
  6. Niyetten

ibarettir. Bunlara "namazın şartları" denir.

       Diğer altısı da namazın başlangıcından itibaren bulunması lâzım gelen farzlardır ki:

  1. İftitah tekbiri
  2. Kıyam
  3. Kıraat
  4. Rukû
  5. Sücûd
  6. Ka'de-i ahire'den ibarettir.

Bunlara da "namazın rukûnları" denir. Bunlar namazın bünyesini, mahiyetini teşkil ederler .

       Yukarıdaki on iki farzdan başka, namazda "tadili erkân"a riayet edilmesi, İmam Ebû Yûsuf ile diğer üç mezhep imamına göre farz olduğu gibi, namazdan kendi iradesi ve fiili ile çıkılması da İmam-ı A'zam'a göre bir farzdır. Buna "Huruc bi sun'ihi" denir. Bunlar ile namazların rukûnları sekiz olmuş olur. Nitekim bunlar sırası ile izah edilecektir .

HADESTEN VE NECASETTEN TAHARET

       Namazdan evvel hadesten taharet, necasetten taharet birer şarttır. Bunlar bulunmadıkça namaz sahih olmaz. Hadesten, yani "necaseti hükmiye" denilip guslü veya abdesti icap eden şeylerden temiz bulunmak lâzım olduğu gibi, "necaseti hakikiye" denilip maddeten pis bulunan şeylerden temiz bulunmak da lâzımdır. Şöyle ki namaz kılacak kimsenin bedeni ile elbisesi ve namaz kılacağı yer, temiz olacaktır.

SETR-İ AVRET

       Namazda avret yerini örtmek bir şarttır. Şöyle ki, namazda örtülmesi farz olan, başkalarının bakmaları caiz bulunmayan uzuvlara "avret mahalli" denir. Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları, göbekleri altından dizleri altına kadar olan yerdir. Diz kapakları da bu yere dahildir.

       Kadınlara gelince hür olanların yüzleri ile ellerinden başka bütün bedenleri avrettir. Yüzleri ile elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir. Ayaklarında ise ihtilâf vardır. En sahih kabul edilen görüşe göre ayakları da avret değildir. Bunlar ile yolda yürümek ihtiyacı vardır. Bu sebeple bunları örtmek özellikle fakir kadınlar hakkında müşkildir.

       Diğer bir görüşe göre hür kadının namazı, ayağının dörtte biri nispetinde açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre de ayakları, namaza göre avret yeri sayılmazsa da namaz haricinde avret yeri sayılır. Bu ihtilâftan kurtulması için ayaklarını örtmeleri daha iyidir. Sahih olan görüşe göre hür kadınların kolları da, kulakları ile salıverilmiş saçları da avrettir.

       Cariyelere göre avret yeri, erkekler gibi göbekleri altından dizleri altına kadar olan mahal ile sırtları ve karınları ile göğüsleridir. Hür kadınların şereflerine ve mevkileri itibarıyla örtmekle mükellef oldukları uzuvları daha fazladır. Cariyeler ise hürriyet şerefinden mahrum, efendilerinin hizmetleriyle meşgul olacakları için haklarında daha fazla genişlik ve ruhsat gösterilmiştir.

       Avret sayılan uzuvlardan birinin tamamı veya en fazla dörtte biri açık bulunsa namazı bozar, fakat dörtte birinden noksan miktarı açık bulunsa bozmaz. İmam Ebû Yûsuf'a göre avret sayılan bir uzvun en az yarısı açık bulunmadıkça namazı bozmaz .

       Meselâ namazda baldırın dörtte birinden noksanı açık bulunsa namaz bozulmaz. Aynı şekilde bazı alimlere göre but ile diz kapağı bir uzuv sayılır. Artık yalnız diz kapağının açık bulunması ile namaz bozulmaz. Çünkü diz kapağı, bu uzvun dörtte birinden noksandır.

       Bir uzvun avret olması (tercih edilen görüşe göre) başkalarına göredir. Sahibine göre değildir. Başkaları tarafından görülemeyecek bir halde bulunması kâfidir. Bu sebeple bir kimse namaz kılarken geniş bulunan elbisesinin yakasından avret yerini görecek olsa, bununla namazı bozulmaz. Fakat başkası görecek olursa bozulur.

       Bir kimse namaz kılarken kendi kastı ve fiili olmaksızın açılan bir avret yerini derhal örtse namazı bozulmuş olmaz. Fakat kıyam veya rukû gibi bir rüknü tamamlayacak kadar bir müddet örtmezse, tercih edilen görüşe göre, namazı bozulur.

       Namazda iken elbiseye dokunan bir necaseti hemen atıp atmamak hususunda da bu hüküm geçerlidir.

       Böyle bir şey, namaz kılanın kendi kastı ve fiili ile vuku bulursa namazı derhal bozulur.

       Avret mahallerinin birer parçası açılıp da toplamı en küçük bir avret uzvunun en az dörtte birine müsavi olsa ve açıklık müddeti bir ruknü eda edecek kadar devam etse, namazın sahih olmasına mâni olur. Yoksa olmaz.

       Bir kimse temiz elbisesi bulunduğu ve onu giymeye kadir olduğu halde giymeyip de karanlık bir gecede çıplak olarak namaz kılacak olsa, namazı icma (bütün müçtehitlerin ittifakı) ile caiz olmaz.

       Cildin rengini gösterecek derecede ince olan bir elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu sebeple böyle bir elbise ile namaz sahîh olmaz. Elbisenin darlığından dolayı avret yerinin belli olması (tahrimen mekruh ise de) namazın sahih olmasına mâni değildir.

       Elbise bulacağını ümit eden çıplak kimse, vaktin çıkmasından korkmadıkça bekler. Temiz yer bulacağını ümit eden kimse hakkında da hüküm böyledir.

       Avret yerini örtecek bir şey bulamayan kimse, oturarak ve ayaklarını kıble tarafına uzatarak îmâ ile namazını kılar, daha faziletli olan budur. Çünkü bu vaziyette oldukça kapalı bulunur. Avret yerinin bir kısmını örtecek bir şey bulunursa kullanmak farz olur. Bu halde en evvel "Avret-i galîze" denilen ön ve arka taraflar örtülür, sonra erkeklerce butlar, daha sonra dizler örtülür. Kadınlarca da butlardan sonra karınlar, arkalar ve daha sonra dizler, daha sonra da diğer uzuvlar örtülür.

       Bütün bunlar, namazın her türlü şartlarda edası lâzım ve dinen yapılması istenen pek büyük farz bir vazife olduğunu göstermektedir.

İSTİKBAL-İ KIBLE

       Namazlarda Kâbe-i Muazzama'ya yönelmek de bir şarttır. Şöyle ki, "Kâbe-i Muazzama", Mekke-i Mükerreme'deki malûm binadan ibaret değildir. Bilakis bu binanın yerinden ibarettir. Bu mübarek yerin göklere kadar üst tarafı ve en derinliklerine kadar alt tarafı bütün kıble yönüdür. Bu sebeple Kâbe-i Muazzama'nın yanında veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek namazlarını kılabilirler. Hâttâ cemaatle namaz kılsalar imam ile cemaatin bir tarafta bulunmaları icap etmez. İmam, Kâbe'nin bir tarafına, cemaat de diğer tarafına yönelebilirler. Yeter ki imamın bulunduğu tarafa duran cemaat, imamdan daha ileri bulunmuş olmasın. Diğer cemaatin imamdan ileri durmuş bulunmaları, imama uymalarına mâni olmaz. İmam ile yüz yüze gelmemeleri kâfidir.

       Fakat Kâbe-i Muazzama'nın dışında, uzakta bulunan kimselerin tam Kâbe'ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir. Bilakis Kâbe tarafına yönelmeleri farzdır, bu yeterli olur.

       Kâbe yönü, trigonometri ilmi ile tayin edilir, mescitlerin, camilerin mihrapları Kâbe yönünü göstermektedir. Seleften kalma eski bir mihrap mevcut olunca Kâbe yönünü araştırmaya ihtiyaç kalmaz. Çünkü bu mihraplar, usulü dairesinde yapılmıştır. (Yine de bu konuda teknolojik imkânlarla araştırma yapmakta fayda vardır. Çünkü eskiler hata yapmış veya zaman zaman vaki olan zelzele veya başka sebeplerle kaymalar, sapmalar olabilir.)

       Doğu ahalisinin kıble tarafı, Hanefilerce tam batı yönüdür.

       Namaz için kıble tarafına dönülünce Kâbe'ye niyet edilmesi, meselâ "döndüm Kâbe'ye" denilmesi (sahih olan bir görüşe göre) lâzım gelmez. Yeter ki kıblenin Kâbe olduğu bilinsin. Diğer bir görüşe göre lâzım gelir.

       Bir kimse namazda bir özür bulunmaksızın göğsünü kıbleden çevirse namazı ittifakla bozulur. Yüzünü çevirecek olsa, derhal kıbleye dönmesi icap eder. Bununla namazı bozulmaz. Fakat tahrimen mekruh olmuş olur.

       Bir kimse hasta olup da kıble tarafına dönemediği ve kendisini döndürecek kimse de bulunmadığı veya hasta olmadığı halde bir düşman veya yırtıcı bir hayvan sebebi ile kıble tarafına dönmekten korktuğu takdirde gücü yettiği tarafa doğru namazını kılar. Çünkü mükellef olmak, güç ve imkana göredir.

       Yerin çamurundan dolayı hayvan üzerinde namaz kılan kimse, arkadaşlarından ayrılmak korkusu bulunmayınca hayvanını durdurup kıbleye yüz tutarak namazını kılar. Fakat yer çamurlu olmayıp da yalnız ıslanmış bulunsa hayvan üzerinde farz namaz kılınamaz, yere inilmesi lâzım gelir. Ancak arkadaşlarından uzak kalmak gibi bir tehlike bulunursa, o halde yere inilmesi gerekmez.

       Bir kimse farz bir namazı bir özür sebebi ile yere inemeyip hayvan üzerinde kıldığı takdirde, gücü yettiği tarafa yönelerek kılabilir. Fakat kıble tarafına doğru yürüyen bir hayvanın üzerindeki kimsenin namazı, o hayvanın kıble tarafından bir rükün eda edilecek kadar dönmesi ile bozulur.

       Kıble tarafında şüphe edip de yanında soracak kimse bulunmayan bir kimse, araştırma yapar. Yani bazı delillere, işaretlere, yıldızlara bakarak kıble tarafını araştırır. Kendi kanaatine göre tayin edeceği tarafa doğru namazını kılar. Namazını bitirdikten sonra kıble tarafında hata ettiğini anlasa da, artık o namazı iade etmez. Fakat daha namaz içinde iken kıble tarafını bilecek olsa, o tarafa döner, namazını tamamlar, yeniden kılması lâzım gelmez. Bu şüphe, gerek şehir içinde ve gerek kırda ve gerek karanlık gecede ve gerek gündüzün olsun müsavidir. Böyle bir şahıs için kapıları çalıp kıble tarafını sormak icap etmez.

       Bir kimse kıble tarafında şüphe edip de yanında kıble tarafını bilir bir şahıs bulunduğu halde ondan sormaksızın kendi incelemesine, araştırmasına göre bir tarafa yönelerek namaz kılsa bakılır: Eğer kıble tarafına isabet etmiş ise namazı caiz olur, etmemişse olmaz. Kör hakkında da hüküm böyledir.

       Bu hususta güvenilir bir şahsın sözü kendi kanaatine uymasa da onu tutmak icap eder. Çünkü güvenilir bir şahsın kıble tarafını bildirmesi, araştırmadan daha iyidir.

       Kıble tarafında şüphe eden kimse, araştırmada bulunmaksızın namaza başlayıp namaz esnasında kıbleye isabet etmiş olduğunu anlasa namazını iade eder. Tam bir kanaatle kılacağı geri kalan rekatları, şüpheli olarak kıldığı rekatlar üzerine bina etmez. Kuvvetli, zayıf üzerine bina edilemez. Fakat namazını bitirdikten sonra anlarsa, artık iade lâzım gelmez. Hepsi bir halde kılınmış olur.

       İmam Ebû Yûsuf'a göre her iki takdirde de iade lâzım gelmez.

       Kıble tarafında şüphe eden kimse, araştırdığı halde kanaatine muhalif bir tarafa yönelerek namazını kılsa sahih olmaz. Hatta kıbleye isabet etmiş olsa bile. Bu sebeple bu namazı iade etmesi lâzım gelir.

       İmam Ebu Yûsuf'a göre eğer isabet etmiş ise iade lâzım gelmez.

       Kıble tarafında ihtilâf eden kimseler, namazlarını tek tek kılarlar. Cemaatle kıldıkları takdirde imamına muhalif kanaatte bulunanın namazı sahih olmaz.

       Gemi içinde namaz kılan kimse, mümkünse kıbleye yönelir, dilediği tarafa namaz kılamaz ve gemi her döndükçe kendisinin kıble tarafına yönelmesi lâzım gelir.

       Bir kimse abdestsiz olduğunu zannedip namazdan ayrıldıktan sonra abdestli olduğunu hatırlasa da namazı bozulmuş olur. Hatta mescitten henüz çıkmamış olsa bile. Fakat bir kimse, mescitte namaz kılarken kendisinin abdestinin bozulduğu zannı ile kıbleden ayrılıp da daha mescitten çıkmadan abdestinin bozulmadığını anlasa, İmam-ı A'zam'a göre namazı bozulmuş olmaz. Ama mescitten çıktıktan sonra anlasa namazı ittifakla bozulmuş olur. Çünkü mekânın değişmesi, bir özür sebebi ile olmayınca namazı bozar.

       Nafile namazlara gelince, bir kimse nafile bir namazı şehir dışında bir özür sebebi ile olmasa da, hayvan üzerinde istediği tarafa doğru kılabilir. İmam Ebû Yûsuf'a göre nafile namaz, şehir içinde de mekruh olmaksızın hayvan üzerinde bu şekilde kılınabilir. İmam Muhammed'e göre ise şehir içinde böyle istenilen tarafa kılınması mekruhtur.

       Şehir dışından maksat, seferi olan kimsenin namazını iki rekat kılmaya başlayacağı yerden ibarettir.

       Bir kimse kıble'den başka bir tarafa bir rekat namaz kılmış olan bir körü kıble tarafına çevirip de kendisine uyacak olsa, bakılır: Eğer âmâ (kör), kıble'yi soracak bir kimse bulunduğu halde sormaksızın namaza başlamış ise ikisinin de namazı sahih olmaz. Eğer soracak kimse yoktu ise, o kimsenin namazı sahîh olmazsa da âmânın namazı sahîh olur.

       Müslümanların namaz kılarken yer yüzündeki mabetlerin en eskisi ve en mukaddesi olan Kâ'be-i Muazzama'ya yönelmeleri; aralarındaki birliği canlandırmak, intizamı korumak, gönüllerini müşterek bir ibadetin ilâhî neşeleriyle, nurlarıyla aydınlatmak gibi hikmetlere dayanmaktadır.

NAMAZ VAKİTLERİ

       Farz namazlar ile bunların sünnetleri ve vitir namazıyla teravih ve bayram namazları için vakit de şarttır. Şöyle ki, farz namazlar, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarından ibarettir. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Bu namazların muayyen vakitlerini bilmek önemli bir vazifedir. Vakti daha girmeden kılınan bir namaz, muteber değildir, iadesi lâzım gelir. Vakti çıktıktan sonra kılınacak bir farz namaz ise eda edilmiş olmayıp kaza edilmiş olur. Kaza ise her yönüyle eda yerine geçemez. Ve bir namazın özürsüz yere kazaya bırakılması, ALLAH Teâlâ yanında büyük bir mesuliyete sebep olur. Cuma, bayram ve sünnet namazları ise vakitleri çıkınca kaza da edilemez.

       Sabah namazının vakti, ikinci fecir (şafak)'ın doğmasından güneşin doğmasına kadar olan müddettir. İkinci fecir, sabaha karşı doğu ufkundan yayılmaya başlayan beyaz bir nurdan, aydınlıktan ibarettir. Bununla sabah vakti gerçekten girmiş olur. Bu sebeple buna "Fecr-i sadık" denir. Karşıtı birinci fecirdir ki, gökte iki tarafı karanlık, uzunca bir hat şeklinde beliren bir beyazlıktan ibaret olup az sonra kaybolur, kendisini bir karanlık takip eder, bundan sonra ikinci fecir meydana gelir. Bu birinci fecre, sabahın gerçekten girmesini göstermediği ve yalancı bir aydınlık olduğu için "Fecr-i kâzib" adı verilmiştir. Bu fecir, gece hükmündedir. Bu sebeple bununla ne yatsı vakti çıkmış, ne de sabah vakti girmiş olur. Hattâ bu esnada yiyip içmek de oruç tutacak kimseye haram olmaz.

       Sabah namazında isfâr müstehaptır. Yani bu namaz, aydınlığın belirmesiyle ortalığın açılması zamanında kılınmalıdır. Şöyle ki, ikinci fecrin nuru tam belirip gecenin karanlığı açılacağı ve atılan bir okun nereye düştüğünü atanın göreceği bir vakte kadar sabah namazı tehîr edilmelidir. Bununla beraber kılınacak farzın fesadı anlaşıldığı takdirde onu daha güneş doğmadan sünnet üzere yeniden kılacak kadar bir vakit de kalmalıdır. Yalnız Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunacaklar için o günün sabah namazını fecri müteakip daha ortalık karanlık iken kılmak daha faziletlidir. Buna "tağlîs" denilmektedir. Diğer üç mezhep imamına göre tağlîs daima daha faziletlidir.

       Öğle namazının vakti, güneşin zeval (güneşin tam tepe noktasından batıya doğru kaymaya başlaması)ndan itibaren başlar ve "Fey-i zeval=güneş tam tepedeyken her şeyin kendi gölgesi"nden başka, her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaşacağı zamana kadar devam eder. Bu zamana "Asri sanî" denir. Bu, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e ve diğer üç mezhep imamına göre ise her şeyin gölgesi fey-i zevalden başka kendisinin bir misline ulaşınca öğle namazı vakti çıkmış, ikindi namazı vakti girmiş olur. Bu zamana da "Asr-ı evvel" denir.

       Bu ihtilâftan kurtulmak için öğle namazını her şeyin gölgesi, fey'i zevalden başka kendisinin bir misli olacak zamana kadar tehir etmemeli, ikindi namazını da her şeyin gölgesi, fey-i zevalden başka iki misli olmadıkça kılmamalıdır. Başka bir tabir ile öğle namazını asr-ı evvelden önce kılmalı, ikindi namazını da asr-ı sani olmadıkça kılmamalıdır.

       Cuma namazının vakti de tam öğle namazının vakti gibidir. Bu vakitlerin güzelce anlaşılabilmesi için bazı ıstılahları izah etmek lazımdır. Şöyle ki, gündüze Arapça "Nehar" denir. Nehar iki kısımdır, biri "şer'î nehar"dır ki, fecr-i sadık (şafak)tan güneşin batışına kadar olan müddettir. Diğeri de "örfî nehar"dır ki, güneşin doğuşundan batışına kadar olan müddet olup şer'î nehardan kısadır.

       Öğle namazı, güneşin zevalini müteakip başlar. Zeval ise örfi neharın tam ortasına rastlar. Mesela bir örfi nehar, on saat devam etse, tam beşte zeval vakti olmuş olur ki artık güneş, görünüş itibarıyla gökte yarı yolu almış olur. Artık her şeyin gölgesi şimdiye kadar doğudan batıya doğru düşmekteyken bundan sonra batıdan doğuya doğru düşmeye başlar. İşte güneşin tam bu yarı yola geldiği anda her şeyin yere düşen gölgesine de "fey-i zeval" denir.

       Fey' esasen dönme manasınadır. Gölgede batıdan doğuya doğru dönmeye başladığı için bu adı almıştır. Şimdi tam bu zeval anında güneşe karşı dikilmiş bir metre uzunluğundaki bir şeyin gölgesini yarım metre farz ediniz, bu bir fey-i zevaldir. Bundan sonra o şeyin gölgesi iki metre daha uzayıp artmış olunca yani gölgesi iki buçuk metreyi bulunca asr-ı sani olmuş, İmam-ı A'zam'a göre öğle vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur.

       Fey'i zeval, zaman ve mekana göre uzun-kısa veya hiç belirsiz olabilir.

       Şunu da ilave edelim ki, tam bu zeval anına rastlayan bir namaz caiz değildir, bu bir kerahet ve haram vakittir. Fakat bu mekruhluk, namazın caiz olmaması yalnız bu pek cüz'i olan bir ana mı mahsustur, yoksa bundan biraz evvelinden mi başlar? Bu hususta iki görüş vardır: Bir görüşe göre bu hususta örfi nehar muteberdir. Bu sebeple tam zeval vaktine "istiva vakti" denir ki, güneş gündüzün yarı dairesi üzerinde bulunup herkesin tam başı üstünde veya o hizaya gelmiş gibi görülür. İşte mekruhluk
zamanı da yalnız bu andan ibaret bulunmuş olur.

       Fakat diğer bir görüşe göre bu hususta şer'i nehar muteberdir. Şer'i neharda ise istiva vakti, zeval vaktinden biraz evvel taayyün eder. Bu halde kerahet zamanı da bu istivâ vaktinden zeval vaktine kadar olan müddetten ibaret bulunmuş olur. Mesela ocak ayının birinci günü, fecr-i sadık'ın doğuşu saat:05:40'ta olsa, güneşin batışı da 16:50'de olacağına göre şer'i neharın müddeti 11 saat 10 dakika olmuş olur. Bu günde güneşin doğuşu saat 07:20'de olacağından örfi neharın müddeti de 9,5 saat bulunmuş olur. Bu halde şer'i neharın yarısı yani istiva zamanı fecirden 5 saat 35 dakika sonra olup güneşin doğuşundan 3 saat 50 dakika sonraya rastlamış olur. Bu sebeple, şer'i neharın yarısı, zeval vaktinden 52 dakika evvel olmuş olur. İşte bu 52 dakikalık müddet bir kerahet zamanıdır. Harzem fukahasının görüşü bu şekildedir.

       İkindi namazının vakti, yukarıdaki iki görüşe göre öğle namazı vaktinin çıkmasından itibaren güneşin batacağı zamana kadardır. Öğle namazını yazın biraz serinlik çökünceye kadar tehir etmek, kışın da ilk vaktinde kılmak müstehaptır, ikindi namazını da güneşin daha tegayyür etmeyeceği saate kadar tehir etmek daima müstehaptır. Bu tegayyürden maksat güneşin kendisine bakan gözleri kamaştıramaz bir hale gelmesidir.

       Akşam namazının vakti, güneşin batmasından itibaren şafağın kaybolacağı zamana kadardır.

       Şafak, İmam-ı A'zam'a göre akşamleyin ufuktaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktan ibarettir. İmameyn ile diğer üç mezhep imamına göre ve İmam-ı A'zam'dan diğer bir rivayete göre de ufukta meydana gelen kızartıdan başka değildir. Bu kızartı gidince akşam namazının vakti çıkmış olur.

       Akşam namazını ilk vaktinde kılmak müstehaptır. Vakti dar olduğundan tehir edilmesi uygun olmaz. Ve kızartının kaybolmasına kadar tehir etmemelidir.

       Yatsı namazının vakti, yukarıdaki iki görüşe göre şafağın kaybolmasından başlar, ikinci fecrin doğuşuna kadar devam eder, fecir doğunca bu vakit bitmiş olur.

       Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar tehir etmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar ise, mubahtır. Fecrin doğuşundan biraz evvele kadar tehir ise bir özür bulunmadıkça mekruhtur. Çünkü bu halde kaçırılmasından korkulur. Ve ihtilâftan kurtulmak için ufuktaki beyazlık kaybolmadıkça kılınmamalıdır. Bulutlu günlerde sabah, öğle, akşam namazlarını biraz tehir etmek, ikindi ve yatsı namazlarını da vakit girer girmez kılmak müstehaptır.

       Vitir namazının vakti, yatsı namazının vaktidir. Şu kadar var ki, vitir namazı bu husustaki bir emir sebebiyle yatsı namazından sonra kılınır. Bu, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre ise vitrin vakti yatsı namazı kılındıktan sonra başlar. Bu ihtilâf üzerine şöyle bir mesele ortaya çıkar:

       Bir kimse, yatsı namazını kıldıktan sonra elbisesini değiştirip başka elbise ile vitri kılsa da evvelki elbisesinin temiz olmadığı anlaşılsa İmam-ı A'zam'a göre yalnız yatsı namazını iade lâzım gelir. İmameyn'e göre ise, her iki namazı da iade icap eder. Çünkü vitir namazı vaktinden evvel kılınmış olur.

       Vitir namazını uyanacağına emin olmayan kimse için uyumadan evvel kılmak, uyanacağına emin bulunan kimse için de gecenin sonuna kadar tehir etmek daha faziletlidir.

       Teravih namazının vakti, tercih edilen bir görüşe göre yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder, vitirden evvel de sonra da kılınması caizdir. Bu sebeple yatsı namazı kılınmadan teravih kılınamaz, kılınsa iadesi lâzım gelir.

       Bayram namazları vakti, sabahleyin güneş yükselip kerahet vakti çıktığı zamandan itibaren istiva zamanına kadar devam eder.

       Ramazan bayramı namazı, bir özür sebebi ile birinci gün istiva (kaba kuşluk) zamanından evvel kılınamazsa ikinci gün istiva zamanına kadar kılınır, artık özür bulunsa da üçüncü gün kılınamaz. Kurban bayramı namazı ise bir özür sebebi ile birinci gün kılınamazsa ikinci gün kılınır, ikinci gün de bir özür sebebi ile kılınamazsa üçüncü gün istiva zamanına kadar kılınır. Bu namazları bir özür bulunmaksızın böyle ikinci veya üçüncü güne tehir etmek ise bir günahtır. Bu bayram namazları, istiva zamanından veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kılınamaz. Kazaları da caiz değildir.

       Vaktin müsait olduğunu zannederek sünnete başlamış olan kimse, iki rekat namaz kıldığı takdirde farzın kaçırılacağından korkacak olsa da başlamış olduğu namazı bırakmaz. İki rekatı müteakip teşehhütten sonra selâm verir. Üçüncü rekatta ise dördüncü rekatı da kılar, sonra selâm verir. Çünkü böyle başlanmış olan bir namazın tamamlanması vacip olur.

       Vakit, namazın şartı olduğu gibi farz olmasının da sebebidir. Bu sebeple bir yerde namaz vakitlerinden bir-ikisi tahakkuk etmese o vakitlere ait olan namazlar, o yer ahalisine farz olmamış olur.

       Meselâ, bazı yerlerde senenin bir mevsiminde (akşam güneş battıktan sonraki) şafak daha kaybolmadan fecir doğarak sabah namazının vakti girmektedir. Artık bu gibi yerlerde yatsı namazı düşmüş olur. Nitekim abdest uzuvlarından bir-ikisini kaybeden kimse için de o uzuvlarını yıkamak mükellefiyeti kalmaz. Bu şekilde fetva verilmiştir

       Bununla beraber meseleyi iyice inceleyen bazı fıkıh alimlerine göre bu gibi yerlerdeki müslümanlar da tam beş vakit namaz ile mükelleftirler. Bulundukları yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti tam olarak belli olmazsa, o namazı kaza halinde kılarlar veya kendilerinin bulundukları yere en yakın olup kendisinde namaz vakitleri tam olarak belli olan bir beldenin vakitlerine göre o namaz için de bir vakit takdir ederek edasına çalışırlar. Her ne kadar vakit, namazın bir şartı, bir sebebi, bir alâmeti ise de, fakat namazın asıl sebebi ilâhî hitaptır, ilâhi nimetlerin devamı, sürüp gitmesidir. Bunun için bütün müslümanlar, bu beş vakit namazla mükelleftirler. Bu sebeple bunları kılmaları lâzımdır.

       İmam Şafiî'nin içtihadı da bu şekildedir. İhtiyata uygun olanı da budur.

       Güneşi uzun müddet batmayan veya doğmayan yerlerde namaz vakitlerinin böyle takdir edilip edilmeyeceğinde de büyük fıkıh alimlerinin ihtilâfı vardır. Böyle yerlerde bulunmaları farz edilen müslümanların oruçları, zekâtları hususunda da böyle bir takdir uygun görülmektedir.

       Her gün beş vakitte namaz kılmanın farz olması bir çok hikmetleri bulundurmaktadır. Biz burada ancak şunu arz edelim ki, insan, sabahleyin âdeta yeni bir hayat bulmuş, zulmetten kurtulup nura kavuşmuş, bir faaliyet meydanına atılmak üzere bulunmuş olur. Bu hayatı insana veren, insanı bu faaliyette muvaffak edecek olan ise ancak ALLAH Teâlâ Hazretleri'dir. Bu sebeple insan, bu hayat nimetine şükretmek, bu faaliyete bir hayır, bir bereket ummak üzere mübarek bir ibadetle başlamak için sabah namazını kılmakla mükellef bulunmuştur.

       İnsan, sabahtan akşama kadar hayat nimetinden faydalanıyor. Bu müddet içinde devamlı ve maddî bir faaliyet gösterip duruyor. Bu bir muvaffakiyet eseridir, işte bu muvaffakiyete şükretmek ve bu faaliyetin ruhları gaflet ve kalp katılığı içinde bırakmasına mâni olmak için de öğle ve ikindi namazları farz bulunmaktadır. Akşamın yaklaşması ile son bulmaya yüz tutan bir günlük yaşayışın, faaliyetin ruhanî, neşe getiren bir ibadetle sona ermesi bir saadet alâmeti, bir şükran nişanesi, bir ubudiyet vazifesi olacağından bunun için de akşam namazı kılınmaktadır.

       İnsan, daha sonra uyku âlemine can atacaktır. Bir nevi ölüm numunesi olan ve bir bakımdan da bir huzur ve istirahat devresi sayılan bu âleme varmadan evvel bir günlük hayata kudsî bir ibadetle son vermek, o âleme ilahî bir zevk ve uyanıklık ile geçip gitmek, yaratıcımızın bağışlamasına sığınmak, imanlı bir ölüm alameti olacağından bunun için de yatsı namazı kılınmaktadır.

       Kısacası, gerek insanın ve gerek etrafındaki bütün varlıkların hayatında doğmak, büyümek, duraklamak, ihtiyar olmak, sonra da ölüp gitmek gibi muhtelif beş safha meydana gelmektedir. Artık bu safhalara karşılık olmak ve insanın maddi varlığı ile, çalışması ile manevî varlığı ve çalışması arasında güzel bir denge tesis edebilmek için beş vakitte kılınan namazlardan daha yüksek, daha faydalı bir çare bulunamaz. Bizleri bu mukaddes ibadetle mükellef olmak şerefine nail etmiş olan Kerîm Mabud'umuza ne kadar şükretsek yine azdır.

NAMAZLARA AİT NİYETLER

       Namazlarda niyet de şarttır. Şöyle ki, niyet esasen bir azimden, kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi, bir işin ne için yapıldığını bedaheten = düşünmeksizin bilmesi demektir.

       Namaz hususunda niyet "ALLAH Teâlâ için ihlasla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir."

       Amellerin kıymetleri, sevapları niyetlere göredir, insanın niyeti hâlis olmalıdır, insan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir halde yapmalıdır. Yapacağı amel ile hakkın rızası gibi yüksek bir gayeyi gözetmeli, gafil bir halde bulunmamalıdır.

       Niyet kalbe aittir. Bununla beraber niyetin kalp ile yapılıp dil ile söylenmesi daha iyidir. Meselâ bir insan, başlayacağı bir namaza kalp ile niyet edip, dil ile bir şey söylemese o namazı yine caiz olur. Fakat kalp ile niyet etmekle beraber "şu vaktin farz veya sünnet namazını kılmaya niyet ettim" demesi daha iyidir. Bu şekilde niyet, tercih edilen görüşe göre müstehaptır.

(ÖNEMLİ NOT: Namaza kalp ile niyet etmeden sadece dil ile niyet etmek ise yeterli değildir.)

       Farz namazlarda ve bayram ile vitir namazlarında bunları tayin etmek lâzımdır. Meselâ "bugünkü sabah namazına veya cuma namazına veya vitir namazına veya bayram namazına" diye niyet edilir. Sadece farz namazını kılmaya niyet yeterli değildir. Farz namazlar bununla tayin edilmiş olmaz. Fakat hangi namaz olduğu tayin edilmeksizin vakit içinde "bu vaktin farzını kılmaya" diye niyet edilmesi yeterli olur. Rekatların miktarını söylemeye gerek yoktur. Cuma namazı bundan müstesnadır. Onu vaktin farzı niyeti ile kılmak yeterli olmaz. Çünkü asıl vakit cumanın değil, öğle namazınındır.

       Nafile namazlara gelince bunlar için, meselâ "Şu vaktin ilk sünnetini veya son sünnetini kılmaya niyet ettim" denilir. Bununla beraber bunlarda sadece namaza niyet de kâfidir, o namazın bir müekked veya gayri müekked sünnet ve benzeri olduğunu tayine lüzum yoktur. Şu kadar var ki, teravih namazı için "teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim" demelidir. İhtiyat olan budur.

       Cemaate yetişip de imamın farzı mı, yoksa teravihi mi kıldırdığını bilmeyen bir kimse, farza niyet ederek imama uyar. Eğer imam farzı kıldırmakta ise onun da farzı sahih olur, eğer imam teravihi kıldırmakta bulunmuş ise onun kılacağı namaz nafile olur, yatsı namazından evvel kılınmış olacağı için teravihden sayılmaz.

       Niyetin tekbir alma zamanına çok yakın olması daha faziletlidir. Daha evvel de niyet edilebilir. Yeter ki niyet ile tekbir arasında namaza aykırı bir iş bulunmuş olmasın.

       Meselâ bir kimse abdest alırken şu namazı kılmaya niyet etse, sonra yiyip içmek ve söylemek gibi namaza muhalif bir amelde bulunmadan namaz yerine gelip namaza başlasa, namaz sahih olur. Hatta bu esnada hatırına o niyet gelmese bile.

       Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Diğer bir görüşe göre tekbirden sonra "Sübhaneke"den veya "Eûzü"den evvel yapılacak bir niyet ile de namaz caiz olur.

       (İmam Şafiî'ye göre niyetin tekbir alma zamanına çok yakın olması şarttır.)

       Eda niyetiyle kaza ve kaza niyetiyle eda caizdir.

       Mesela bir kimse daha öğle namazının vakti çıkmamıştır zannı ile öğle namazını edaya niyet edip de, daha sonra vaktin çıkmış olduğunu anlarsa, o namaz kaza mahiyetinde olarak câiz olur.

       Bir kimse bir vakit içinde iki farz namaza niyet etse, meselâ bir öğle vakti içinde öğle namazı ile ikindi namazına niyette bulunsa bu niyeti, vakti girmiş olan namaz hakkında muteber olur, daha vakti girmemiş olan namaz buna engel olamaz.

       Bir kimse bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlasa da, sonra nafile kılıyormuş gibi bir zan ile tamamlasa, bu namazı o farzdan ibaret bulunmuş olur. Çünkü namazın sonuna kadar niyetin hatırlanması şart değildir.

       Bir kimse nafileye niyet ederek tekbir aldıktan sonra, farza niyet ederek tekrar tekbir alsa, farza başlamış olur. Aksi de böyledir. Aynı şekilde bir kimse meselâ öğle namazının farzına niyet ederek bir rekat kıldıktan sonra ikindi namazının farzına veya bir nafile namaza niyet ederek tekrar tekbir alsa, öğle namazını bozmuş, ikinci niyetine göre namaza başlamış olur.

       Cemaatle namaz halinde imama uyulduğuna da niyet edilmesi lazımdır. Meselâ "Bugünkü öğle namazının farzını kılmaya niyet ettim, uydum şu imama" denilir. Böyle bir şekilde niyet edilmediği takdirde imama uymak sahih olmaz. Arapça olarak şu şekilde niyet edilir:

"Neveytü en usalliye lillahi teâlâ farze’z-zuhri edaen muktediyen bi haze’l-imami"

       Bir kimse namaza tek başına başlamış iken imama uymaya niyet ederek dil ile tekrar tekbir alsa, evvelki namazını bozmuş, imama uymuş olur.

       İmama uyan kimsenin kılacağı namazı tayin etmeksizin yalnız "imama uydum" veya "iktida ettim" diye niyet etmesi, tercih edilen görüşe göre kafi değildir. "İmam ile beraber namaz kılmaya niyet ettim." denilmesi de böyledir.

       Bir kimse imama uymaya niyet edip namaza başladığı halde imam henüz namaza başlamamış bulunsa, bu uyma sahih olmamış olur. Hattâ "ALLAH" veya "Ekber" lâfzını imam daha bitirmeden kendisi bitirse, imama uymuş olamaz. Fakat ikinci defa olarak tekbir alırsa bununla imama uymuş olur.

       Cemaatin imama uymaya niyeti, imamın "ALLAH’ü ekber" diye namaza başladığından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş olsun ve imamdan evvel tekbir alınmış olma ihtimali kalmasın. Bu İmameyn'in görüşüdür. İmam-ı A'zam'a göre cemaatin tekbirleri, imamın tekbirine çok yakın olmalıdır. Çünkü bunda ibadete sürat ve acele etme fazileti vardır. O halde niyetin evvelce olması lâzım gelir.

       Bununla beraber, imam daha Fatiha’yı şerife'yi bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.

       Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek lâzım değildir. Hattâ Ali sanılan imamın Veli olduğu anlaşılsa da, vaki olan uymaya zarar gelmez. Şu kadar var ki, tayin edilerek bizzat Ali'ye uymaya niyet edilmiş olduğu halde, imamın başkası olduğu anlaşılsa uyma sahih olmamış olur. Çünkü bu kayıtlanmış, belirlenmiş bir niyettir.

       İmam olan şahsın imamlığa niyet etmesi lâzım değildir. Ancak kendisine kadınların da uymaları sahih olması için imamlığa niyet eylemesi lâzımdır. Bu sebeple bir imam "Ene îmamün limen tebiani = Ben bana uyanlara imamım" diye niyet etse, kendisine kadınlar da uyabilirler.

İFTİTAH TEKBİRİ

       Namaza ALLAH'ü ekber" diye başlanır. Bu, bir iftitah tekbiridir. Buna "Tahrime" de denir. İftitah tekbiri, ALLAH Teâlâ'ya sırf tazim için zikredilecek bir tabir ile yapılır. Bununla namaza girilmiş, dışarıdan ilgi kesilmiş olur.

       Tahrime, Hanefilerce namazın esasen bir rüknü değil, bir şartıdır, namazdan öncedir. Şu kadar var ki namazın rukûnlarına fazla bitişik olduğu için, o da bir rukûn sayılmıştır.

       Diğer üç mezhep imamına göre tahrime de esasen namazın bir rüknüdür, bu ihtilâf üzerine bazı meseleler ortaya çıkar.

       Namaza başlarken "ALLAH'ü ekber" yerinde "ALLAHü’l- kebir" veya "ALLAH'ü kebir" veyahut yalnız "ALLAH" denilmesi de farz için kâfidir. Bunlarda ALLAH Teâlâ'ya tazîm ifade eden birer tabirdir. Fakat "ALLAHümmegfirli, Estagfirüllah, Eûzu billah, Bismillah" gibi bir tabir ile namaza başlanamaz. Çünkü bunlar, birer dua kelimesidir, yalnız tazimi ifade etmez.

       Bir elif ilavesiyle "ALLAH’ü ekbâr" denilmekle namaza başlanmış olmaz. Namaz esnasında böyle denilmesi, en sahih olan görüşe göre namazı bozar, çünkü mana değişmiş olur.

       "ALLAH" ismi celîlinin elifini uzatarak "Âllah" denilmesi de şüphe ifade edeceği için namazı bozar. (Çünkü bu durumda mana "ALLAH en büyük müdür?" şeklinde olur.)

       Ulemâdan Muhammed ibn-i Mukatil'e göre eğer namaz kılan kimse, harflerin uzatılması ile kısa okunmasını ayıramayacak bir halde ise namazı bozulmaz. Fakat evvelki görüş esastır, asıldır. Çünkü böyle bir cehalet, geçerli bir özür değildir.

       "ALLAH'ü ekber" yerinde Farisî kâf ile, yani yumuşak kâf ile "ALLAH'ü egber" denilse bununla namaza başlanmış olur.

       İmama uymak üzere ayakta alınan iftitah tekbirinin tamamen kıyam halinde alınması şarttır. Bu sebeple rukû halinde bulunan bir imama uyan kimse, kıyam halinde "ALLAH" deyip de "Ekber" lâfzını rukûya vardıktan sonra diyecek olsa, imama uyması sahih olmaz.

NAMAZLARDA KIYAM = AYAKTA DURMAK

       Kıyam, farz ve vacip namazlarda bir rukûndur, bir esastır. Bu sebeple kıyama gücü yeten kimsenin kaiden, yani oturarak kılacağı bir farz veya vacip namaz, caiz olmaz. Rukûnlar farz olduğundan onlara riayet lâzımdır.

       Bir hasta ayakta namaz kılmaktan hakikaten veya hükmen âciz bulunsa, yani ya ayakta durmaya hiç gücü yetmese veya gücü yetse de bundan dolayı hastalığının artmasından veya uzamasından veya şiddetli ağrılar duymasından korkacak olsa, namazını oturduğu halde kılar, gücü yeterse rükûya ve secdeye varır, çünkü meşakkat kolaylığı celb eder, zaruretler kendi miktarınca takdir olunur.

       Bir hasta, bir yere dayanmak suretiyle ayakta namaz kılmaya gücü yettikçe farz namazları oturduğu halde kılamaz.

       Aynı şekilde bir müddet ayakta kılmaya gücü yetince o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını bitirir. Hattâ yalnız iftitah tekbirini ayakta almaya gücü yeten kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar, başka türlü yapamaz.

       Bir hasta, kıyama gücü yettiği halde rukû ile secdeye yahut yalnız secdeye gücü yetmese, namazını ayakta kılması lâzım gelmez. Bilakis oturup îma ile kılar, daha faziletli olan budur. Fakat İmam Züfer ile diğer üç mezhep imamına göre namazını ayakta îma ile kılması icap eder. İmadan maksat, namazda başı aşağıya doğru eğivermek suretiyle yapılan işarettir.

       Ayakta namaz kıldığı takdirde kıraattan âciz kalacak kimse, namazını oturarak kıraat ile kılar, ayakta kıraata bir miktar gücü olan kimse ise gücü yetecek miktarı ayakta okur, sonra gerisini de oturarak okur.

       Rukû ve sücud ile namaz kıldığı takdirde yarasından kan akacak kimse, namazını ayakta veya oturup îma ile kılar. Ayakta namaz kıldığı takdirde sidiğini tutamayacak kimse de namazını oturarak rukû ve sücud ile kılar.

       Tek başına namaz kıldığı halde kıyama gücü olup cemaat ile kıldığı zaman gücü olmayan kimse, namaza ayakta başlar, sonra oturur, gücü varsa rukû için yine ayağa kalkar, rukû eder, fakat mutlaka namazı iade etmesi lâzım gelmez.

       Oturduğu halde bile rukûya, secdeye gücü olmayan kimse, başıyla îma ederek rukû ve secdesini yapar, secde için rükûdan daha fazla başını eğer, üzerine secde etmek için yastık gibi bir şey bulundurması uygun olmaz. Bununla beraber böyle bir şey üzerine başını koyarak secde edecek olsa, caiz olur. Bu halde yerin kuvvetini duyarsa namazını rukû ve secdesi ile kılmış sayılır, duymazsa îma ile kılmış olur.

       Oturduğu halde namaza gücü yetmeyen kimse, arkası üzerine yatar, ayaklarını kıble tarafına yöneltir, rukû ve sucûd için îmada bulunur, başıyla îma yapabilmesi için omuzlarının altına münasip bir şey konulur. Böyle bir hasta, yüzü kıbleye yönelmiş olarak sağ yanı üzerine yatıp da îma ile rukû ve sücudda bulunsa namazı yine caiz olur. Fakat gücü varsa arkası üzerine yatması daha faziletlidir.

       Oturduğu halde namaz kılabilecek bir hasta, gücü yetiyorsa teşehhütte oturduğu gibi oturur, bu şekilde namazını tamamlar, gücü yoksa haline göre bir vaziyet alır.

       Bir hasta, başı ile imaya gücü olmasa, namazını sonraya bırakır, kalbi ile veya gözleri ile veya kaşlarıyla îmada bulunmaz. Bu, İmam-ı A'zam'a göredir, İmam Ebu Yusuf'a göre bu halde kalbi ile îmada bulunamazsa da gözleri ile, kaşları ile îmada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şafiî'ye göre kalbi ile de îmada bulunur.

       Diğer bir rivayete göre böyle bir hastanın acizliği, bir gün ve bir geceden fazla devam edince bu müddete ait namazları büsbütün düşer. Hatta aklı başında bulunmuş olsa bile.

       Bir kimsenin baygınlığı bir gün ile bir geceden az devam ederse, bu halde geçen namazlarını kaza eder. Fakat bundan çok devam ederse namazları düşer. Bu azlık, çokluk, İmam-ı A'zam'a göre saat itibarı ile, İmam Muhammed'e göre de geçen namazların vakitleri itibarı iledir. Bu sebeple İmam Muhammed'e göre geçmiş olan namazlar, beşten fazla ise düşer, değilse düşmez. Bu görüş, daha iyi görülmektedir.

       Kısacası namaz, tam bir özür bulunmadıkça asla terk ve tehir edilemez. Aksi takdirde ALLAH'ü Azîmüşşan'ın azabı pek şiddetli, pek korkunçtur. Zât-ı rububiyet'ine iltica ederiz.

       Bir özür sebebi ile olmadıkça farz namazlar, hayvan üzerinde kılınamaz. Bu hususta vitir namazı ile cenaze namazı ve yerde okunmuş olan secde âyetinden dolayı yapılacak tilâvet secdesi ve kazası lâzım gelen herhangi bir namaz da bu hükümdedir. İmam-ı A'zam'dan bir rivayete göre sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.

       Yürümekte olan bir araba, yürümekte olan bir hayvan hükmündedir. Bu sebeple bir zaruret bulunmadıkça üzerinde farz, vacib namazlar kılınamaz. Yerinde duran bir araba ise yer üzerindeki bir sedir, bir taht yerindedir, üzerinde herhangi bir namaz kılınabilir.

       Yürümekte bulunan bir gemi içinde, bir özür bulunmasa da bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılınması daha faziletlidir. Bu, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre baş dönmesi gibi bir özür bulunmadıkça farz namazlar oturularak kılınamaz. Çünkü kıyam, bir rükündür, bir özür bulunmadıkça terk edilemez. İmam-ı A'zam'a göre ise gemide baş dönmesi çoğunlukla olur, çoğunluk ise muhakkak hükmündedir.

       Deniz kenarında veya ortasında bağlanıp duran bir gemi, eğer çalkalanmamakta ise yer hükmündedir, içinde ayakta olarak namaz kılınır. Fakat çalkalanıp durmakta ise hayvan hükmünde olur.

       Bu sebeple eğer mümkünse içinden çıkarak namazı dışarıda kılmak lâzım gelir. Harekette bulunan bir yolcu uçağı da yürümekte bulunan bir gemi yerindedir. Bunun da hareketi, durması yolcuların ellerinde değildir.

       Yürümekte bulunan bir hayvanın, meselâ devenin üzerindeki hevdecin iki gözü, hayvanın sırtı hükmündedir. Fakat durmakta bulunan bir hayvanın üzerindeki hevdecin gözleri altına yere bitişik olmak üzere bir ağaç dayanıldığı takdirde, yer üzerindeki sedir, tahta, minderlik hükmünde bulunmuş olur.

       Hayvan üzerinde namaz kılan kimse, rukû ve sücudu îma ile yapar, secde için rükudan fazla eğilir. Hayvan üzerinde bir şey üzerine, meselâ hayvanın eğerine baş koyularak secde edilmesi mekruhtur.

       Sünnet ve müstehab namazlar, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Fakat daha faziletli olan ayakta kılmaktır, bu hususta icma vardır. Bundan yalnız sabah namazının sünneti, İmam-ı A'zam'a göre müstesnadır. Nitekim yukarıda da işaret olunmuştur. Teravih namazını da bir özür bulunmaksızın oturarak kılmak caiz ise de mekruhtur.

       Bir kimsenin ayakta olarak başladığı nafile bir namazı, yorulacak olsa, bir yere dayanarak veya oturarak kılması caizdir. Böyle bir özür bulunmadıkça bir yere dayanılmasında veya oturulmasında mekruhluk vardır.

       Bir kimse, oturduğu halde başlamış olduğu nafile bir namazı kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda ittifak vardır.

NAMAZLARDA KIRAAT

       Namazda kıraat, yani namaz kılanın kendisi işitecek kadar diliyle harflerini dosdoğru çıkararak Kuran-ı Kerim âyetlerinden bir miktar okuması, namazın bir rüknü olarak farzdır. Kendisi bile işitemeyecek derecedeki bir kıraat ise kıraat sayılmaz. Yalnız imama uyan kimse bu kıraattan müstesnadır. Nitekim ileride izah edilecektir.

       Nafile namazlar ile vitrin ve iki rekatlı farz namazların her rekatında kıraat, farzdır. Fakat dört veya üç rekatlı farz namazların tayin etmeksizin yalnız iki rekatlarında kıraat farzdır. Şu kadar var ki, kıraatın ilk iki rekatlarda bulunması vacib görülmüştür. Bu sebeple bu ilk iki rekatlarda kıraatin kasten terk edilmesi mekruhtur. Yanılarak terk edilmesi de sehiv secdelerini icap eder. Bu halde farzların diğer rekatlarında Fatiha okunması, tercih edilen görüşe göre vaciptir, yanılarak terk edilmesi sehiv secdelerini gerektirir.

       Fakat diğer rivayetlere göre farzların bu son, yani üçüncü ve dördüncü rekatlarında kıraat caiz olduğu gibi tesbih de ve bir veya üç tesbih miktarı susmak da caizdir. Şu kadar var ki, kıraat daha faziletlidir, Fatihanın okunması ise sünnettir.

       Namazda kıraatın farz olan miktarına gelince, bu miktar İmam-ı A'zam'a göre kıraat farz olan her rekatta, pek kısa olsa bile, bir âyettir. Böyle bir âyet okundu mu, bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat İmameyn'e ve İmam-ı A'zam'dan diğer bir rivayete göre bu miktar, kısa üç ayet veya böyle üç ayet miktarı uzun bir ayettir, ihtiyata uygun olan da budur.

       Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir âyetin, meselâ "Nûn" ve "Müdhammetan" âyetlerinin okunması ise en sahih olan görüşe göre ittifakla yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.

       Bir âyeti celileden başkasını okumaya gücü olmayan kimse, o âyeti kerimeyi İmam-ı A'zam'a göre bir kere okur, bir rekatta üç kere tekrar etmez. İmameyn'e göre tekrar eder. Fakat üç âyet okumaya gücü olan kimsenin bir âyeti üç kere tekrar etmesi İmameyn'e göre de caiz değildir.

       "Âyete’l-kürsi" gibi uzun bir âyetin bir kısmını bir rekatta, diğer kısmını da diğer rekatta okumak, en sahih olan görüşe göre yeterli olur. Çünkü bunlar, üçer kısa âyete denk bulunmuş olur.

NAMAZLARDA RÜKÛ

       Namazlarda rukû da bir rükün olduğundan farzdır. Kıraattan sonra eğilerek rükûya varılır, baş ile arka düz bir istikamette bulunur. Eller dizlere kadar varır. Şöyle ki, ayakta namaz kılan kimsenin rukû için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek başı ile arkası düz bir çizgi gibi doğru bir şekil almış bulunur. Bu tam bir rükûdur. Bununla beraber namaz kılan, rükûya vardığında tam bu şekilde bulunmazsa bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rükûsu sahih olmaz. Fakat rukû şekline yakın görülürse sahih olur.

       Oturduğu halde namaz kılan kimse, rukû ederken alnı dizleri hizasında olacak derecede arkasını eğmelidir.

       Rukû şeklinde kambur olan kimsenin rukû için başını biraz eğmesi lâzımdır. Kamburluğu rukû sayılmaz.

       İmama rukû halinde yetişen kimse, ayakta tekbir alıp daha sonra rükûya gider. Bu tekbiri rükûya yakın bir şekilde alsa, namazı bozulur, imama uymuş olamaz.

       İmama henüz rükûda iken yetişip uyarak rükûya varan kimse, o rekatı imam ile kılmış sayılır. Fakat imam rükûda iken tekbir alıp da imam rükûdan kalktıktan sonra rükûya giden kimse, o rekata yetişmiş olamaz. Bilakis mesbuk (imama birinci rekattan sonra uyan kimse) olur. O rekatı namazın sonunda tek başına kılar.

       İmama uyan kimse, imamdan evvel rükûya gidip daha imam rükûya gitmeden başını kaldırsa bu rükûsu yeterli olmaz. Bu sebeple bunu imamın rükûsu esnasında iade etmezse namazı bozulmuş olur.

       İmama uyan bir kimse imamdan evvel rükûdan, secdeden başını kaldırırsa, hemen rukû veya secdeye dönmesi gerekir ki, imama muhalefeti ortadan kalksın.

       İmama rükûda yetişen kimse, iki tekbire muhtaç değildir. "ALLAH'ü ekber" diye namaza başlar ve hemen rükûya gider. Bu bir tekbir ile hem iftitah, hem de rukû tekbirini almış olur.

NAMAZLARDA SECDE

       Secde de namazın bir rüknü olduğundan farzdır. Namaz kılan kimse, rükûdan sonra secdeye varır, rukû halinden daha fazla eğilir, cephesini, alnını, yüzünü, iki ayağını ve iki eli ile iki dizini yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyar. Hak Teâlâ Hazretlerine tazimde bulunur. Bu secde her rekatta birbiri ardınca iki defa yapılır.

       Namazda secde için yere alın konulduğu halde, burun konulmasa secde yine caiz olur. Şu kadar var ki böyle bir secde, bir özür bulunmayınca mekruhtur.

       Bilâkis burun konulduğu halde alın konulmasa bakılır, eğer bir özür sebebiyle ise secde ittifakla caiz olur. Bir özürden dolayı değilse İmam-ı A'zam'a göre mekruh olmakla beraber caiz olur. İmameyn'e göre caiz olmaz.

       Bir özür sebebiyle olsa da, yanak veya çene ile secde yapılamaz. Alında veya burunda secdeye mâni bir özür bulunsa imâ ile secde yapılır.

       Secdede elleri, dizleri yere koymak mutlaka farz değildir, bilakis sünnettir. Ancak İmam Züfer'e ve İmam Şafiî ile İmam Ahmed'e göre farzdır.

       İki ayağın veya bir ayağın parmakları yere konulmadıkça secde caiz olmaz. Tercih edilen görüş, budur. Bir ayağın yalnız bir parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak yeterli olmaz.

       Secde edilecek yer, ayakların konulduğu yerden yüksek olunca bakılır, eğer yükseklik yarım arşın, yani on iki parmak (yaklaşık 34 cm) miktarı ise secde caiz olur, bundan fazla ise câiz olmaz.

       Kalabalık veya başka bir özür sebebi ile dizler üzerine secde caizdir. Aynı şekilde kalabalık sebebi ile aynı namazı kılanların birbiri arkasına secde etmeleri de caizdir.

       Bir kimse, başındaki sarığının bir büklümü veya sırtındaki bir elbisenin fazla miktarı üzerine secde edecek olsa, bakılır; eğer bunlar, temiz bir şey üzerine konulmuş olur ve sarığının büklümü de alnına bitişik bulunursa secde caiz olur, yoksa olmaz. Mutlaka yerin sertliğini duymak da lâzımdır. Bu sertliğin hissedilmesine mani olacak pamuk ve benzeri bir şey üzerine secde edilemez.

       Atılmış yün, pamuk, saman, kar gibi bir şey üzerine secde edildiği takdirde bakılır; eğer bunlar sık ve sert olup hacimleri anlaşılırsa secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup, hacimleri anlaşılmazsa ve böyle bir şeyin üzerinde yüz aşağıya tam yerleşerek karar bulacak olmazsa, secde caiz olmaz.

       Çuval içinde bulunan buğday, arpa, pirinç, darı gibi hububat üzerine secde yapılabilir. Fakat çuval içinde bulunmayan buğday ve arpa üzerine secde yapılabilirse de, darı gibi kaypak şeyler üzerine secde yapılamaz.

       Ufak bir taş üzerine secde edilemez. Fakat alnın çoğu bu taş ile beraber yere temas edecek olursa secde caiz olur.

       Yere serilmiş olan herhangi temiz bir şey üzerine secde edilebilir, hatta bir özür sebebiyle olmasa veya serilmiş bulunduğu yer temiz bulunmasa bile. Yeter ki o yerin pis kokusu veya rengi gibi bir eseri belirmesin. Şu kadar var ki böyle bir şeyin yere serilmesi ya sıcaktan veya soğuktan korunmak veya elbiseyi tozdan, topraktan korumak için olmalıdır. Yoksa sırf alnı topraktan korumak için olursa mekruh olmaktan beri olamaz.

       (İmam Mâlik'e göre kilim, keçe, posteki gibi yer cinsinden olmayan bir şey üzerine secde edilmesi mekruhtur.)

       Sıcaktan veya soğuktan korunmak gibi bir özür sebebi ile temiz yere konulacak iki el üzerine secde edilebilir.

       Üzerinde namaz kılınacak sergi, temiz bir elbise ise yukarı tarafını aşağıya getirip etekleri üzerine secde etmelidir. Çünkü bu, tevazuya daha yakındır.

       Rukû ve sücud rukûnlarının yerine getirilmiş olması için rukû ve sücud denilebilecek kadar bu vaziyetlerde durmak kâfidir. Mutlaka üçer defa tesbih okunacak miktar durmak farz değildir. Fakat bunlarda sünnet miktarının en azı üçer kere tesbih okumaktır. Ortası beş, en güzeli de yedişer tesbih okumaktır. Tek başına namaz kılan, daha çok tesbihde bulunabilir. Fakat imam olan şahıs, cemaatin rızası bulunmadıkça üçten fazla tesbihde bulunamaz. Cemaati usandırmak, kaçırmak uygun değildir.

       Rükûda tesbih: "Sübhane rabbiye’l-azîm."

       "Pek büyük olan Rabbim! Her türlü noksanlardan beridir, münezzehtir."

       Secdedeki tesbih de : "Sübhane rabbiyel-a'lâ" dır.

       "Pek yüce kudret ve azametle vasıflanmış olan Rabbimi, bütün noksanlardan tenzih ederim, beri kılarım."

       Her rekatta iki secde yapılır. Bunlardan biri kasten terk edilse namaz bozulmuş olur. Yanılarak terk edilse selâmdan sonra da hatırlansa namaza aykırı bir şey bulunmamış ise secdeye varılır. Daha sonra son ka'de (oturuş), iade edilerek sehiv secdeleri yapılır.

       Secde, namazın en mühim bir ruknüdür. Secde, ALLAH Teâlâ'ya gösterilen tevazunun, tazimlerin en mükemmel nişanesidir. Bir hadis-i şerifte:

''Kulun Rabbi'sine (yani onun rahmetine) en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu haldir. Artık (secdede) duayı çokça yapınız." buyrulmuştur.

(Müslim: Salat;42 No;215, 1/350, Ebu Davud; Salat;152.No;875. 1/294. Nesâî; Tatbik;78, No:1137; 2/226)

       Çünkü secde hali, en fazla bir mütevazilik ve ALLAH'ü Teâlâ'ya son derece yakın olma hali olduğundan, bu duaların kabul edilmesi kuvvetle ümit edilir.

       Secdesiz bir namaz, namaz değildir. Mabud'umuzun manevî huzurunda yerlere kapanarak tazimlerini arz etmek istemeyen bir insan, kulluk vazifesini terk etmiş, Hak Teâlâ'ya manevi yakınlık şerefinden mahrum kalmış olur.

NAMAZLARDA KADE-İ AHİRE

       Namazların sonunda teşehhüd (tahiyyatı okuyacak kadar) oturmak da namazın bir farzı, bir rüknüdür. Buna "Ka'de-i ahire = son oturuş" denir. Hatta kendisinden evvel başka ka'de bulunmasa bile. Sabah namazında olduğu gibi.

       Teşehhüt miktarından maksat ise tahiyyatı okuyacak kadar müddettir.

"Et-tehiyyatü lillahi ve's-salevatü ve't-tayyibat. Es-selamü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh. Es-selamü aleyna ve a'lâ ibâdillâhi's-salihîn. Eşhedü en la ilahe illALLAH. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasulüh."

"Bütün dualar, senalar (veya bütün mülkler) ve bedenî, malî ibadetler, ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Bunlara başkaları müstehak olamaz. Selam da ve ALLAH Teâlâ'nın rahmetiyle bereketleri de
-Ey şanı yüce Peygamber!- sana mahsustur. Ve selam bizlere ve ALLAH Teâlâ'nın salih kullarına olsun. Şahadet ederim ki -kesin olarak bilirim ki- ALLAH Teâlâ'dan başka hakiki Mabud yoktur. Ve
şehadet ederim ki, Hz. Muhammed Hak Teâlâ'nın kuludur ve peygamberidir."

(Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra; No:2882-2883-2884-2885; 2/493)

       Bir kimse iki rekat sabah namazını kılıp da sonra oturmaksızın üçüncü bir rekata kalkarak bunun sonunda secde edecek olsa, bu namaz farz olmaktan çıkıp nafileye dönmüş olur. Bu sebeple bir rekat daha ilâve edilerek sonra oturmak lâzım gelir.

       Aynı şekilde dört rekatlı bir farz namazının dördüncü rekatında ve akşam namazının üçüncü rekatında oturulmayıp da bir rekat daha kılınarak secdeye varılsa bu namaz da nafileye dönüşmüş olur. Bu halde kılınan namaz, sabah namazı ise dört rekatı müteakip hemen selâm verilir, ikindi gibi dört rekatlı bir namaz ise beşinci rekata bir rekat daha ilâve edip daha sonra selâm verilir. Sahih olan görüşe göre bu halde sehiv secdesi lâzım gelmez.

       Bu mesele, İmam-ı A'zam ile İmam Ebû Yûsuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre bu namaz esasen namaz olmaktan çıkar, nafile de olmuş olmaz.

       Bir kimse, namazın sonunda teşehhüt (tahiyyatı okuyacak kadar) oturup da daha sonra namazdaki tilâvet secdesini hatırlayarak secdeye varsa namazı bozulur. Çünkü bu halde son ka'de (oturuş) bulunmamış sayılır. Ancak bu tilâvet secdesinden sonra tekrar teşehhüt miktarı oturursa namazı bozulmaz.

       Son ka'de (oturuş)un tamamını uyku içinde geçiren bir kimse, uyandıktan sonra tekrar bir teşehhüt miktarı oturmazsa namazı bozulur. Çünkü uyku içindeki bir fiil, irade ile olmadığı için geçerli değildir. Bunun varlığı ile yokluğu müsavidir. Nitekim namazda uyku halinde yapılan kıyam, kıraat, rukû gibi fiillerde geçerli değildir.

TA'DİL-İ ERKÂNA RİAYET

       Namazlarda tadili erkâna riayet, İmam Ebû Yûsuf'a göre bir rükün olduğundan farzdır. Bundan maksat, namazın kıyam, rükû, sücud gibi her rüknünü bir sükûnet ile yerine getirmek, bu rukûnları yaparken her uzvun yatışıp, hareket halinden beri bulunmasıdır. Meselâ rükûdan kıyama kalkarken vücut, dimdik bir hale gelmeli, sükûnet bulmalı, en az bir kere "Sübhanellah'il-azim" diyecek kadar ayakta durup daha sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da böyle bir tesbih miktarı durmalıdır.

       Tadili erkân, İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre vaciptir. Bu sebeple birinci görüşe göre tadili erkâna riayet edilmeksizin kılınan bir namazı iade etmek (yeniden kılmak) lâzımdır, ikinci görüşe göre ise bu halde yalnız sehiv secdesi lâzım gelir. Fakat böyle bir namazı iade etmek daha iyidir. Bununla ihtilâftan kurtulunmuş olur. Nitekim bir mekruh işlenerek kılınan namazları da yeniden kılmak vacib görülmüştür.

       Namazdan manevî bir zevk alan şahıslar namazda tadili erkana riayet eder, acele etmekten sakınır, acele etmeyi tazime, âdaba aykırı görürler.

       Hayatın en faydalı, en kıymetli saatleri, ibadet ile geçen vakitlerdir. Boş yere veya geçici bir fayda uğrunda saatlerini, günlerini harcayan insanların, namaz gibi değeri çok yüksek bir ibadetten, ebedî bir saadet vesilesinden, ilahi bir huzur neşesinden bir ân evvel çıkıp kurtulmaya çalışmaları pek garip, pek acınacak bir hal değil midir?

NAMAZDAN KENDİ İRADE VE FİİLİ İLE ÇIKMAK

       Namaz kılanın, kendi iradesine bağlı olan bir fiil ile namazdan çıkması da İmam-ı A'zam'a göre bir rükün olduğundan farzdır. Buna "Huruc bi sun'ıhi" denir. Fakat bu İmameyn'e göre farz değildir. Bu ihtilâf üzerine aşağıdaki iki mesele ortaya çıkar.

       Bir kimse, namazın sonunda teşehhüt (tahiyyat okuyacak kadar) oturduktan sonra kasten, namazı bozucu bir harekette bulunsa, meselâ gülse veya konuşsa veya bir şey yeyip içse namazı ittifakla tamam olmuş olur. Fakat kendisinden kasıtlı olmaksızın abdesti bozucu bir şey meydana gelse bu halde İmameyn'e göre yine namazı tamam olmuş olur. Fakat İmam-ı A'zam'a göre tamam olmuş olmaz. Bilakis hemen abdest alıp kendi isteği ile namazdan çıkması lâzım gelir. Yoksa namazı bâtıl olur.

       Bir kimse, son ka'de (oturuş)ta teşehhüt miktarı oturduktan sonra henüz iradesi ile namazdan çıkmadan namaz vakti çıksa veya başka bir namaz vakti girse namazı İmameyn'e göre tamamdır, İmam-ı A'zam'a göre ise bozulmuş olur. Çünkü bu namaza kendi irade ve fiili ile son vermiş değildir.