İlmihal Kategorileri

Mukaddime (4 İmam ve Hayatları)

       MUKADDİME
       Dünyanın her tarafına yayılmış olan milyonlarca müslüman, İslam tarihinin ilk asırlarından zamanımıza kadar ibadetler hususunda ve muamelât (muameleler) ile ukûbât (cezalar) gibi İslam Hukuku’nu teşkil eden meseleler hususunda dört büyük müçtehidden birinin mezhebine tabi olagelmişlerdir. Bu dört büyük müçtehid şu zatlardır:

       1- İMAM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE
       Adı Nu'mân’dır, babasının adı da Sâbit’tir. H.80 tarihinde Kûfe’de doğmuş, H.150 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh. (ALLAH’ın rahmeti onun üzerine olsun.)

         Sâbit, İmam Ali Hazretleri’ne hizmet etmiş, nesli hakkında onun duasını almıştır.

       İmam-ı A’zam’ın annesi, Sâbit’in vefatından sonra İmam Cafer-i Sâdık ile evlenmiş, İmam-ı A’zam da bu muhterem zatın yanında yetişmiştir. Ashâb-ı Kirâm’dan birkaç zatı görmüş olmak şerefine de sahiptir.

       İmam-ı A’zam’a tabi olanlardan herbirine “Hanefî” veya “Hanefiyyül mezheb” denir. Biz Türkler ve diğer ırklara mensup birçok müslümanlar, bu büyük müçtehidin mezhebine tabi bulunmaktayız. Bu sebeple amelde imamımız İmam-ı A'zam’dır.

       İmam Ebû Hanîfe Hazretleri bütün Ehl-i sünnet tarafından takdir edilen dört büyük müçtehidin birincisidir. İmam-ı A’zam denilince yalnız kendisi hatıra gelir. İlmi, zekası, ahlakı, zühd-ü takvası fevkalâde idi. İçtihadındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükemmeliyet bütün müslümanlarca kabul edilmiştir.

       İmam-ı A’zam’ın talebesi arasında da pek güçlü, büyük müçtehitler yetişmiş, fakat hepsi de esas bakımından üstadlarına tabi bulunmuş, hepside Hanefi fukahasından sayılmıştır. Bunların en meşhurları İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi zatlardır.

       İmam Ebu Yusuf, Yakub ibn-i İbrahim El-Ensari'dir. Dedesi Sa’d, Ashab-ı Kiram’dandır. Kendisi H.113 tarihinde Kûfe’de doğmuş, H.182 veya H.192 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh. Harunürreşid’in kâzı’l-kuzâtı (Başkadı - Şeyhü’l-İslam) bulunmuştur.

       İmam Muhammed, Hasen-i Şeybani’nin oğludur. Babası Şamlı’dır, kendisi H.135 tarihinde Vasıt’ta doğmuştur, Kûfe’de yetişmiş, H.189 tarihinde Rey şehrinde vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh. Din ilimlerine dair doksan dokuz kitap telif ettiği rivayet olunuyor. El-Meb-sût, Ez-Ziyâdât, El-Camiu’l-Kebîr, El-Camiu’s-Sağîr, Es-Siyerü’l-Ke-bîr, Es-Siyerü’s-Sağîr başlıca kitaplarındandır. Bu kitaplardaki meselelere “Zahirü’r-Rivaye” denir. Bunlara da "Zahirü’r-Rivaye Kitapları" denilir.

       Hanefi mezhebinde en muteber olan rivayetler de bunlardır. İmam Mâlik’ten hadis okumuştur. İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’e (İmameyn) denir.

       İmam Züfer, Isfahan’da, Basra’da valilik etmiş olan Hüzeyl adında bir zatın oğludur. İmam-ı Azam’ın kendisine büyük teveccühleri vardı. H.110 tarihinde doğmuş H.158 tarihinde Basra’da vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

       İlmihalimizin ibadetlere dair ihtiva ettiği meseleler, bütün İmam-ı Azam’ın mezhebine göre yazılmıştır. Bununla beraber bazı temel meselelerde diğer müctehitlerin mezheplerine de işaret olunmuştur.

       Hanefi mezhebindeki ihtilaflı meselelerde evvela İmam-ı A'zam-ın, sonra İmam Ebu Yusuf’un, sonra İmam Muhammed’in, daha sonra da İmam Züfer’in görüşü, ictihadı tercih edilerek o şekilde amel olunur. Bu bir esastır. Bundan yalnız bazı meseleler müstesnadır. Sırası gelince açıklanacaktır.

       2- İMAM MALİK İBN-İ ENES
       H.93 tarihinde Medine-i Münevvere’de doğmuş, H.179 tarihinde Medine-i Tahire’de vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

       İmam Malik, müslümanların varlıklarıyla gerçekten iftihar ettikleri dört büyük müctehidin ikincisidir. Pek yüksek bir ilme, parlak bir zekaya, büyük bir zühd ve takvaya sahip idi. Mezhebi vaktiyle Endülüs'e, bütün Mağrip (Kuzey Afrika) ülkesine yayılmıştı. Bugün de Fas, Sudan, Trablusgarb, Cezayir, Yemen taraflarında yaygındır.

       3- İMAM MUHAMMED İBN-İ İDRİS EŞ-ŞAFİİ
       H.150 tarihinde Askalan'da, veya Şam beldelerinden Gazze'de doğmuş, H.204 tarihinde Mısır'da vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

       İmam Şafii nesebçe Kureyşî'dir, büyük dedesi Şafii, gençliğinde Rasûlü Ekrem (S.A.V) Efendimize kavuşmak şerefine ermişti. O'nun babası Sabit de Bedir savaşında İslamiyeti kabul etmiş muhterem bir sahabidir.

       İmam Şafii, dört büyük müctehidin üçüncüsüdür. Pek büyük bir alimdir, pek büyük bir müfessir ve muhaddistir. Tıp ilminde, şiir ve edebiyatta da ihtisası var idi. Mezhebi doğuya, batıya yayılmıştır.

       4- İMAM AHMED İBN-İ MUHAMMED İBN-İ HANBEL
       Şeyban kabilesine mensuptur. Aslen Mervez'lidir, H.164 tarihinde Bağdat'ta doğmuş, H.241 tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

       İmam Ahmed de pek büyük bir alimdir, dört büyük müctehidin dördüncüsüdür. Hadis ilmindeki bilgisi, kavraması da fevkaladedir. Ezberinde bir milyon hadis-i şerif bulunduğu rivayet olunuyor. "Müsned" adındaki kitabı otuz bin hadisten oluşmaktadır. Kuhistani'nin ifadesine göre elli bin yedi yüz hadis-i şerif bulunmaktadır. Zühd-ü takvası, yüksek seciyesi, her türlü övgünün üstündedir. Mezhebi, Necd ülkesine ve İslam aleminin diğer bazı parçalarına yayılmıştır.

       Bu dört kudretli, mübarek imamın mezhebleri kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha üzerine kurulmuştur.

       Kitaptan maksat, Kur'an-ı Mübin'dir. Sünnetten maksat, Peygamberimizin (S.A.V) mübarek sözleri, işleri ve görüp de men etmeksizin sükût buyurmuş olduğu şeylerdir. Peygamber Efendimizin (S.A.V) evvelce men etmemiş olduğu bir şeyi görüp de ona karşı sükut buyurmaları, o şeyin meşru olduğunu gösterir.

       İcmâ-ı ümmetten maksat, bir asırda bulunan bütün müçtehitlerin bir hâdisenin şer'i hükmü hakkında ittifak etmeleridir. Resûl-ü Ekrem Efendimiz: "Ümmetim dalâlet (sapıklık) üzerine toplanmaz" (Taberani, el-Mucemü’l-Kebir; No:13623; 12/342) buyurmuştur. Bir hadis-i şerifte de "Müslümanların güzel gördüğü birşey, ALLAH katında da güzeldir" (Hakim, el-Müstedrek: 3/78) buyurulmuştur. Bu sebeple müslümanların dini varlıklarını temsil eden bütün müçtehitlerin bir mesele hakkında aynı görüş ve kanaatta bulunmaları, o mesele hakkında şer'an muteber bir delildir, bir hüccettir.

       Kıyas-ı fukahaya gelince bundan maksat da: Bir hâdisenin kitap ile, sünnet ile veya icmâ-ı ümmet ile sabit olan hükmünü aynı illete, aynı sebebe, aynı hikmete bağlı olarak o hadisenin tam benzerinde de meydana çıkarmaktan ibarettir. Bu ikinci hâdise hakkındaki hükümde güzelce düşünülünce anlaşılır ki, yine kitap ile veya sünnet ile veya icma ile sabit bulunmuştur. Müçtehit ise yaptığı kıyas ile bu hükmü yeniden isbat etmiş olmuyor. Bilakis ikinci hadiseye göre kapalı bulunan bu hükmü yeniden izhar etmiş, meydana çıkarmış oluyor.

       Kıyası fukahâ, bir içtihat meselesidir. Bunun meşru olması, makbul olması ise şer'an sabittir.

Haşr Suresi 2

“Ey akıl, basiret sahipleri düşünün de ibret alın.” (Haşr sûresi: 2)

       Kur'an emri buna delildir. Resûl-ü Ekrem Efendimiz, ümmetinin fukahası için böyle bir içtihadı câiz görmüş, güzel kabul etmiştir.

       Nitekim Sahabe-i Kiram’dan Muaz b. Cebel (R.A.) Yemen’e kadı tayin olunmuştu. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin: "Ya Muaz! Ne ile hükmedeceksin?" suâline: "Kitap ile hükmedeceğim, onda bulamazsam sünnet ile hükmedeceğim, onda da bulamazsam içtihadımla hükmedeceğim." diye cevap vermekle Resûlü Ekrem Hazretleri: "ALLAH Teâla'ya hamd olsun ki; resûlünün elçisini resûlünün razı olduğu şeye muvaffak buyurmuş" (Ebu Dâvud; Ekzıye:11; No:3592; 2/327; Tirmizi; Ahkam:3; No:1332; 3/62; Nesâî; Kuzat:11; No:5334; 8/230; A. b. Hanbel; 5/230) diye memnuniyetini belirtmişti.

       Bu sebeple salâhiyetli zatların kıyas yolu ile içtihatta bulunmaları da şer'an pek güzel ve makbul bulunmaktadır.
       Kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ile kıyas-ı fukahaya, "Edille-i Erbaa= dört delil", "Usûlü Erbaa= dört temel, asli delil" denir. Bütün müçtehitlerin ekseriyeti bu dört delili kabul etmiş, bütün yüksek müçtehitler, şer'i hükümleri bu dört delilden birine veya bir kaçına dayandırmıştır. Artık bu delillerin hepsini de kabul etmek gerekli bir vazifedir. Bu deliller insanların haklarını vazifelerini bildiren İslam hukukunun gelişmesini temine mahsus birer çok yüksek feyiz ve hikmet kaynağıdır. Müslümanların dini hayatı bu dört feyizli hikmet ve maslahat kaynağından asla uzak, beri olamaz.

       Yukarıda mübarek adlarını yazdığımız dört büyük imam, müslümanlar hakkında bir ilahi rahmettir. Bunlar dört temel delilden dini hükümleri çıkarmış, müslümanlara takip edecekleri yolu açıkça göstermişlerdir. Artık bunlardan her hangisinin mezhebine uyan bir Müslüman, hak bir mezhebe intisap etmiş, peygamberimizin yolunda bulunmuş olur.
       Bu pek muhterem müçtehitlerin hepsi de dini meselelerin esasında ittifak etmişlerdir. Aralarında bir ayrılık yoktur. Ancak ikinci derecede bulunan bir kısım fer'i (ayrıntılı) meselelerde ihtilaf etmişlerdir. Fakat güzelce incelenirse görülür ki, bunların bir çoğu da görünüşte bir ihtilaftan başka şey değildir. Çünkü bu meselelerin bir çoğunda bu mübarek zatlardan biri, bir azimet ve takva yolunu, diğeri de bir ruhsat ve müsaade yolunu tercih etmiş, bu şekilde ümmeti merhumenin önünde geniş bir rahmet sahası açık bulunmuştur. İşte:

"Ümmetimin ihtilafı bir rahmettir." (Deylemi, Firdevs; No:6497; 4/160; Ebu Nuaym, Hılyetü’l-Evliya;7/119) Hadis-i şerifi ile buna işaret buyurulmuştur.

       Evet… Düşünmeli ki, müslümanlıkta ibadetlere, muamelelere ve diğer konulara âit ne kadar çok meseleler vardır. Bunların hükümlerini, Kur'an-ı Mübin ile hadis-i şeriflerden ve ümmetin icmâından bulup meydana çıkarmak öyle her müslüman için kolay birşey değildir. Bu pek büyük bir ihtisas işidir.

       İşte bu yüksek müçtehitler, bu vazifeyi sadece Hak Teâla'nın rızası için yapmış, müslümanlara lazım olan bütün meseleleri açıkça bildirmiş, her asırda milyonlarca ehli islama rehber olmuşlardır. Artık bu muhterem zatların İslam milleti için ne büyük hizmetlerde bulunmuş olduğunda, bunların her türlü şükrana layık bulunduğunda kim şüphe edebilir?

       Bu kıymetli alimler büyük bir manevi kuvvet ve seciye ile ve pek güzel bir niyet ile içtihat sahasında çalıştıkları içindir ki isabet ettikleri meselelerden dolayı ikişer kat, isabet edemedikleri meselelerden dolayı da birer kat sevaba nail olmuşlardır.

       Şunu da ilave edelim ki, bu dört büyük müçtehide ait dört mezhepten her birinin müntesipleri, kendi mezheplerinin daha doğru, daha isabetli, sünnete, maslahata daha uygun ve daha elverişli olduğuna inanırlar. Aksi takdirde, o mezhebi tercih etmelerinin hikmeti kalmaz.

       Fakat bundan dolayı diğer mezheplerin itibârını azaltmak da akıllarından geçmez, bu dört mezhebin dördüne de hürmet ederler. Bu hürmet, ehli sünnetin şiarıdır.

       Malûmdur ki, İslam hukukunu ihtiva eden ilme, "fıkıh" denir. Fıkıh, lûgatta bir şeyi hakkıyla bilmek, bütün esaslarıyla kavramak manasınadır. İbadetlere, muamelelere, cezalara dair dinî hükümleri bildiren ilme, söylediğimiz gibi fıkıh ilmi adı verilmiştir ki, yazdığımız İlmihal bu fıkıh ilminin bir şubesi demektir.

       Dini hükümleri mufassal delillerden, yani yukarıda yazdığımız dört temel delilden anlayıp çıkarmaya ilmi gücü olan İslâm âlimlerinden her birine fekîh, çoğuluna da fukaha denir. Müçtehitler ise fukahanın en yüksek tabakasını teşkil ederler.

       Dini hükümleri tayin ve beyan etmek salâhiyeti, bu kudretli fukahaya aittir. Hafızalarında binlerce hadîs-i şerif, binlerce ilmî mesele bulunmuş olan bir nice insaflı âlimler, dinî hükümleri tayin hususunda sözü fukahaya bırakmış, bu pek ince, müşkül vazifeyi ifa için kendilerinde salahiyet görmemişlerdir.

       Gerçekten mübarek isimleriyle sahifelerimizi süslemiş olduğumuz dört büyük imamdan, muhterem müçtehitten her birine tâbi olan zatlar arasında öyle geniş bilgi ve kavrayışa, muhtelif ilimlere sahip kudretli âlimler vardır ki, her biri ilim ve irfan hârikası iken içtihada cüret göstermemiş, bu dört mezhep imamından birine intisabı kendisi için bir şeref bilmiştir.

       Artık sınırlı bilgi sahibi kimselerin kendilerinde böyle bir salahiyet görmeye nasıl hakları olabilir?

       Evet… İtiraf etmeliyiz ki biz, şer'î meselelerin, hâdiselerin hükümlerini, öteden beri herkesin kabulüne mazhar olmuş olan o büyük müçtehitlerden öğrenmek mecburiyetindeyiz. İçtihat için gerekli olan ilmî güce sahip olmayan kimselerin, dini meseleler hakkında müçtehitlerin mezheplerine aykırı olarak kendi anlayışlarına göre hükmetmeleri, kendi düşüncelerine göre cevap vermeleri ALLAH katında pek büyük mes'ûliyete sebep olacaktır. Böyle bir kimse vereceği cevapta isabet etse bile, bilmeksizin cevap vermiş olacağı için yine mesuliyetten kurtulamaz. Nitekim bir hadis-i şerif: "Sizin ateşe atılmaya en cür'etkârınız fetvaya yani Şer'î meselelere dair cevap vermeye en fazla cür'et göstereninizdir." meâlindedir.(Darimî, Mukaddime: 20; No: 157; 1/69)

       Bir kere düşünelim, bir kimse mesela tıbba, astronomiye veya fen ilimlerine dair bilgisi olmadığı takdirde, bunlara ait söz söylemeye, yazı yazmaya cesaret edemez. Cesaret edecek olursa büyük hatalara düşmüş, kendisini teşhir etmiş olur. Artık bu ilimlerden daha geniş ve ehemmiyeti, mes'ûliyeti daha büyük olan dini ilimlere dair kâfi derecede malûmatı olmayan kimselerin söz söylemeye, cevap vermeye cür'et göstermeleri nasıl doğru olabilir?. Böyle bir cür'et büyük mesuliyetleri gerektirmez mi?

       Yine bunun gibi insanların yapmış oldukları kânun maddelerini bilmeyen kimselerin bu maddeler hakkında gelişi güzel söz söylemeleri, bunların nelerden ibaret olduğunu ve nasıl tatbik edileceğini tayin etmeye kalkışmaları asla doğru görülemez. O halde ilahi bir kânun olan dinin yüksek hükümleri hakkında lâyıkıyla bilgileri bulunmayan kimselerin söz söylemeye, cevap vermeye kalkışmaları nasıl doğru olabilir? İnsan bunun mânevi mesuliyetini düşünerek titremelidir. Maddi menfaatler, yüz gösterecek olan mesuliyetleri asla karşılayamaz.

       Eğer dini hususlarda herkes, toplumun kabûlüne mazhar olmuş bulunan muhterem bir müctehide tâbi olmaz da kendi düşüncesine göre söz söyleyecek olursa halk dînin yüce mahiyetini kaybetmiş, büyük bir dalalet (sapıklık) içinde kalmış olur. Nitekim böyle ALLAH'ın nurundan mahrum, karanlıklar dolu bir hal, geçmiş ümmetlerden bir çoğunun başına gelmiştir.

       İşte bunun içindir ki, İslam milleti böyle bir dalalet (sapıklık)a düşmemek için öteden beri dört muazzam müçtehitten birine tâbi olmuş, onu rehber edinmiş, o sayede mânevi mesuliyetten kurtulmak çaresini elde edebilmiştir.

       Kısacası, bu dört müçtehidin büyüklüğünde, onlara mensup dört mezhebin hak olmasında bütün müslümanların ittifakı vardır. Bu dört mezhepten başkasına uyulmaması hakkında da yine bütün Müslümanların adeta bir ittifakı gerçekleşmiştir. Çünkü bu dört mezhebi tesis eden dört müçtehidden her biri, asr-ı saadete yakın bir zamanda yetişmiş, büyük bir ilim ile, güzel ameller ile, fevkalade bir zeka ile vasıflanmış, eserleri zamanımıza kadar korunmuş, asırlardan beri bütün müslümanların teveccühlerine nail olmuşlardır. Artık bu sayede müslümanların arasında fazla ihtilaf kapısı kapanmış, tam salâhiyet sahibi olmayanların içtihada kalkışmalarına meydan kalmamıştır.

       Ara sıra yüz gösterecek bazı hadiselerin, meselelerin hükümlerini tayin hususunda ise bu dört müçtehidden birinin takip etmiş olduğu esasa, koyduğu ve uyulmasını gerekli kılmış bulunduğu usûle müracaat kâfidir. Bunlara uygun olarak dini ilimlerde iktidarları, faziletleri kabul edilmiş olan zatlar tarafından bu gibi hâdiselerin, meselelerin hükümleri halledilip tayin edilebilir.

       Bu muhterem dört müçtehide "Eimme-i Erbaa = Dört İmam;" İmam-ı Azam'dan başka üçüne de "Eimme-i Selase = Üç İmam" denir. ALLAH Teâla Hazretleri hepsinden razı olsun. Amin.