İlmihal Kategorileri

Mukaddesata Hürmet ve Tazim

MUKADDESATA HÜRMET VE TAZİM

       ALLAH Teâlâ'ya mensûb olan, dinen pak, nezih “tertemiz”, manevî bir büyüklüğe sahip bulunan şeylere” mukaddesat = kutsal şeyler” denir.

       ALLAH Tealâ Hazretleri, mukaddes olduğu gibi, onun bütün mübarek isimleri de mukaddestir. Hattâ bir ism-i celîli de “Kuddûs”dür.

       Yine ALLAH Tealâ'nın kitapları, peygamberleri, velîleri birer kudsiyete sahiptirler. İslâm ibadetleri birer mukaddes vazifedir. İslâm mabetleri de birer mukaddes, mübarek yerlerdir.

       Biz müslümanlar, bütün mukaddesata son derece hürmet ve tazim ile mükellefiz. Mukaddesata hürmet ve tazim etmeyen kimse, ruhu sönmeye başlamış, yüksek duygulardan mahrum kalmış, gafil bir şahıs demektir, insanî kıymetini kaybetmiş bulunur.

       Mukaddesata karşı yapılacak hürmet ve tazim’in şekli, mukaddesatın hüviyet ve mahiyetine göre değişir. Biz burada bunların bir kısmına işaret edeceğiz. Şöyle ki:

       Herhangi mukaddes bir ibadete veya hayırlı bir işe başlayacağımız zaman Besmeleyi şerifeyi, mabudumuzun mukaddes ismini okumamız lâzımdır. Bir hadisi şerifte:

“Herhangi ehemmiyetli bir iş, “Bismillah” ile başlanılmazsa, eksik kalır, hayırlı bir neticeye eremez” (A. b. Hanbel: No;8495; 2/359; Darakutni; Salat: No:2; 1/229)

buyurulmuştur.

       Biz mukaddes mabudumuzun mübarek isimlerini zikrederken “Teâlâ” gibi “Celle celâlühü” gibi bir tabir kullanırız. Meselâ: “ALLAH Teâlâ”der, ”Hak celle ve alâ” deriz veya “Rabbimiz Celle celâlühü hazretleri” deriz. Bunlar birer İslâm terbiyesi gereğidir.

       Büyük Peygamberimizin yüksek isimlerinden biri zikredilince salât-ü selâm okuruz. Meselâ, “Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi vesellem” deriz. Ve mübarek isimlerinden birini yazdığımız zaman “Aleyhissalâtü vesselâm” veya “sallâllahü aleyhi vesellem” gibi bir ifade yazarız veya dilimizle okuruz.

       Diğer peygamberlerin mübarek isimlerinide “Selâm” ile zikr ederiz. Meselâ, “Adem aleyhisselâm”, “İbrahim aleyhisselâm” deriz. İki olursa “Aleyhimesselâm”, daha fazla olunca “Aleyhimüsselâm”
denilir.

       Şânı yüce Peygamberlerden başkaları salât-ü selâm ile tek başına anılmaz. Ancak Peygamberler ile zikr edilince selât-ü selâma iştirak ettirilebilirler. Meselâ “Ebubekr aleyhisselât-ü vesselam” veya yalnız, “aleyhisselâm” demeyiz, yine, ALLAH Tealâ Hazretleri “Ashab-ı kirama salât-ü selâm buyursun” demeyiz, bilakis “ALLAH Tealâ Hazreti Muhammed'e ve onun âl ve ashabına salât ve selâm buyursun” diye dua ederiz.

       Peygamberler ile onlara tâbi olan ashabı kiramın aralarını ayırmak ve tâzîmdeki farka işaret için bu husus, İslâmi âdâb olarak bütün ümmet arasında kabul edilmiştir.

       İsimleri yalnızca zikr edilen ashabı güzîn hakkında “Radıyallâhü anhüm = ALLAH onlardan râzı olsun” deriz. Bir olunca “Radıyallahü anh = ALLAH ondan razı olsun”, iki olunca da “Radıyallahü anhüma = ALLAH o ikisinden razı olsun” denilir.

       Diğer ulema hakkında “Rahmetullahi aleyh, Rahmetullahi aleyhima, Rahmetullahi aleyhim = ALLAH’ın rahmeti onun, o ikisinin, onların üzerine olsun” denilir.

       Evliyâ-i Kiramdan tanınmış şahıslar hakkında da, “Kaddesellahu Esrarehu, Esrarehüma, Esrarehüm = ALLAH’ü teâla onun sırrını, o ikisinin sırrını, onların sırrını (Ruh gibi insan bedenine konulmuş olan bir latîfedir ki, temâşâ (seyretme) mahallidir Bak; Cürcâni; Ta'rifat:79) mukaddes eylesin” denilebilir. Bütün bunlar İslâm âdabı icablarındandır.

       Bütün Ashab-ı Kiramı, din büyüklerini hayır ile anmak hepsine karşı hürmet ve muhabbet göstermek, hiç birinin hakkında dil uzatmamak lâzımdır. Onların aralarında geçen bazı olayları ileri sürerek haklarında hürmete aykırı sözlerde bulunmak, hiç bir müslümana yakışmaz, ve asla caiz olmaz.

       Kur'an-ı Âzîm’î okumaya “Euzü” ile “Besmeleyi şerife” ile başlanır. Rabbimizin bu mukaddes kitabından hakkıyla istifade edebilmek için mutlaka zatı ulûhiyetine sığınmamız, kendisinden yardım dilememiz lâzımdır.

       Bir Mushaf-ı Şerîf ele alınarak okunacağı zaman, abdestli bulunmak lâzımdır. Bu esnada kıbleye yönelmeli, toplu, hürmetli bir vaziyet almalıdır. Abdestsiz olan bir kimse, Mushaf-ı şerifi kılıfsız olarak eline alamaz. Kudsî bir kitabı ancak temiz, nezih olan eller tutabilir.

       Kur'an-ı Azîm, temiz yerlerde, avret mahalleri örtülü ve Kur'anı dinleyecek vaziyette bulunan kimselerin yanlarında açıkça okunabilir. Kirli-pis yerlerde veya avret mahalleri açık veya başka bir işle meşgul kimselerin yanlarında âşikâre okunamaz, mekruhtur.

       Dışarıda bulunup okunan Kur'an-ı Kerîme karşı hürmetli bir vaziyet almayacak kimselerin işitecekleri şekilde alenen Kur'an okunması da uygun değildir. Bu hal, Kur'an-ı Kerîm hakkında hâşâ ihaneti ve halk hakkında manevî mesuliyeti gerektireceğinden buna sebebiyet vermemelidir.

       Hattat olan zat, yazacağı bir Mushaf-ı şerif kağıtlarını yüksekçe tutup pek ince olmayan bir kalemle ve tertemiz bir mürekkep ile beyaz kâğıt üzerine yazmalı, satırlarını seyrekçe bırakmalıdır. Mushaf nüshalarını pek küçük kağıt parçalarında ince kalemler ile yazmak, tenzihen mekruhtur. Bu mübarek nüshaların altın ile veya gümüş ile süslenilmesi, tazimi gösterdiğinden caiz görülmüştür.

       Mushaf-ı şerifi, Haceri Esvedi, Kâbe-i Muazzama’nın eşiğini tazim için öpmek caizdir. Buna “diyanet öpmesi” denir. Nitekim mübarek bir şahsın elini öpmeye de “tehıyye öpmesi” denilir.

       “İmam Şafiîye göre ekmeği öpmek, mubah veya hasen “güzel” olan bir bidattır. Bu öpmek, Hanefîlerce de mubah, görülebilir.”

       Mushaf-ı Şerîf ile, diğer dinî bir kitap ile veya taşında Kur'an-ı Kerim'den birşey yazılı bir yüzük parmakta iken (kesin bir zaruret bulunmadıkça) helaya girilemez, hürmete aykırıdır. Bunları helaya girmeden evvel çıkarmalı, temiz bir yere bırakmalıdır.

       Bir Mushaf-ı Şerîf, okunmayacak bir hale gelince, temiz bez içine konup ayak basılmayacak temiz bir yere gömülmelidir. Bu, Kur'ân’a ihanet değil, bir ikramdır. Bununla beraber tam üzerine toprak atılmaması için orada bir lâhid veya tahtalardan bir tavan yapılmalıdır. Bu gibi mushafları yakmak caiz değildir.

       Diğer dinî kitaplar ise, yıpranmış olunca, hem gömülebilir, hem de akar suya bırakılabilir, hem de içlerindeki mukaddes isimler silindikten sonra yakılabilir. Bu gibi kitap kâğıtlarına birşey sarmak, dine, ilme karşı hıyâneti ifade edeceğinden caiz olamaz.

       Aynı şekilde, içlerinde Cenabı Hakk’ın veya Resul-ü Ekrem’in isimleri yazılı kâğıt parçalarına da bu isimler silinmeksizin bir şey sarılması mekruhtur.

       Mabetlere karşı hürmette bulunmak da yapılması gerekli dini bir vazifedir. Bir Camii şerife, bir mescide hürmetle girilir, içinde tazimli bir şekilde oturulur, lâubali hareketlerden, lüzumsuz sözlerden kaçınılır. 

       Kur'an-ı Azîme, din ve imana, Peygamberlerden herhangi birine ve Peygamberimiz (S.A.V)’in, bir sünnetine, bir hadîs-i şerife, bir İslâm mabedine (haşa) sövmek, ihanette bulunmak veya bunlardan birini hafife almak “el-iyazu billâh = bundan ALLAH’a sığınırız” kafirliktir, derhal tevbe ve istiğfar edip imanı ve nikâhı tazelemek icap eder.

       Bir şahsın sarhoş bir halde böyle çirkin bir işte bulunması, kafir olmasını gerektirmez. Çünkü kafirlik, itikat-imanla alakalıdır. Aklın gitmesi ile beraber tahakkuk etmez. Böyle bir şahsa lâzımdır ki tevbe ve istiğfar etsin, sarhoşluk verici şeyleri kullanmaya son versin, böyle haram bir şeye devam etmesin.

       İnsan, aslında en güzel şekilde yaratılmış mükemmel, muhterem bir varlıktır. Hiç bir kimseye sövülmesi caiz değildir. Bilhassa ağza sövülmesi büyük bir günahtır, “tazîr(Hakkında belli bir ceza bulunmayan suçlardan dolayı şekli ve miktarı kadı(hâkim) tarafından tâyin ve tatbik edilen cezadır) cezasını ve tevbe-istiğfar etmesini gerektirir. Hattâ bazı fıkıh alimlerine göre bir mü'minin ağzına sövülmesi kâfir olmasını gerektirir. Çünkü mü'minin ağzı iman ve Kur'an yeridir, onun ağzına söven, (haşa) Kur'an'a sövmüş gibi olur. Bu sebeple imanını ve nikâhını yenilemesi lâzım gelir.

       Kur'an-ı Kerim’i veya herhangi bir din kitabını kasten temiz olmayan bir yere atmak, Kur'an âyetlerini, kelimelerini sihir büyü gibi bir maksatla temiz olmayan şeyler ile yazmak ve yine bu maksatla tazime aykırı sözler söylemek kafirliği gerektirir. Bu sebeple bu gibi şeylerden son derece kaçınmak lâzımdır.

       Sihir = Büyü; bedenlere, ruhlara, gönüllere tesir eden, insanı hasta bırakan, öldüren, karı ile kocanın arasını açan, bir takım dökümlerden, yazılardan, dualar ile efsunlardan ibarettir ki bütün müçtehid alimlerce kesinlikle haramdır. Böyle bir şey, fâsık kimselerin ellerinde meydana gelebilir. Hattâ bazı müctehitlere göre sihri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, dinden çıkmış olurlar, öldürülmeleri lâzım gelir. Şu kadar var ki, caiz olmasına inanmaksızın sadece kendisini fenalığından korumak için sihir yapmayı öğrenen kimse, dinden çıkmış olmaz.

       “Büyücüler, şeytanlar, her istediklerini yaparlar” diye itikat edilmesi de kafir olmaya sebep olur.

       Sihrin bir hakikati var mıdır, yoksa bir sanattan, bir göz bağcılıktan ibaret midir? Diğer üç mezhep imamına göre, sihrin bir hakikati vardır. Bazı sihirler, Cenab-ı Hakkın dilemesiyle tesir eder.

       Fakat İmam-ı A'zam'dan rivayet edildiğine göre sihrin ne hakikati vardır, ne de cisimler üzerinde bir tesiri. Bazı hâdiseler, bir tesadüf eseri olabilir. Bununla beraber sihrin çeşitleri vardır. Bir çeşit sadece bir sanattan başka bir şey değildir. Bir fevkalâdeliği yoktur.

       Sihirbazların tövbeleri bazı müctehitlere göre kabul olunur. Bazılarına göre kabul olunmaz. Mutlaka dünyada ceza görmeleri lâzım gelir. Çünkü bu, bir zındıklıktır.

       Kehanette bulunmak, yani gayptan haber vermek iddiasına kalkışmak, yıldızlardan bir takım hükümler çıkarmak, “remil atmak(Kum toprak, kül, kağıt gibi şeylerde bulunan bir takım çizgi nokta ve şekillere dayanılarak bakılan bir çeşit fal) da haramdır. İslam dini, bu gibi şeyleri kesinlikle menetmiştir. Bunlar ile vakitlerini zayi etmek, münevver, mütefekkir insanlara asla yakışmaz.