İlmihal Kategorileri

Mübarek Adları Kur'an-ı Mübin'de Zikrolunan Şanlı Peygamber

MÜBAREK İSİMLERİ KUR’AN-I KERİM’DE ZİKROLUNAN ŞANLI PEYGAMBERLER

ALLAH Teâlâ Hazretleri vaktiyle insanlara birçok Peygamber göndermiştir. Fakat bunlardan yalnız yirmi beşinin mübarek adlarını Kur’an-ı Mübin’de beyan etmiş, bizlere ibret ve uyanıklık dersi olmak üzere o kutsî zatların yüksek hallerinden haber vermiştir. Biz kendilerine iman etmekle mükellef bulunduğumuz o muhterem zatlara dair bu kitabımızda kısaca malumat vereceğiz.

1. ADEM ALEYHİSSELAM

Bütün insanların ilk babası ve ilk peygamberi Adem (A.S)'dır. Şöyle ki, ALLAH Teâlâ Hazretleri, bu alemi yoktan var etmiş, bir çok zamanlar geçtikten sonra da yeryüzünde insan cinsinin ilk babası olmak üzere bir yaratılış harikası olarak Hz. Adem’in cesedini topraktan yaratmış, kendisini ruh ile, ilim ile mümtaz kılmış ve ona eş olmak için de Hz. Havva’yı vücuda getirmiştir.

Bütün melekler ALLAH Teâlâ’nın emriyle Hz. Adem’e secde ettiler, yalnız meleklerin arasında yaşayan ve esasen cin taifesinden bulunan iblis = şeytan kendisinin ateşten yaratılmış ve bu sebeple Adem’den yüksek bulunmuş olduğunu iddia ederek bu secdeden kaçınmakla melekler arasından kovulmuş, kibrinin cezasına kavuşmuştur.

ALLAH Teâlâ, hususi bir lütuf olarak Hz. Adem ile Havva’yı cennete koymuş, cennette bulunan bir ağacın meyvesini yemekten kendilerini bir hikmetten dolayı men etmişti. Halbuki şeytan bir yolunu bularak cennete girmiş, bunlara vesvese vermiş, bu meyveden yerseniz cennette ebedi olarak kalırsınız diye yalan yere yemin etmekle, Hz. Adem ile Havva bu yasaklamayı unutarak o meyveden yemişler, bunun üzerine cennetten çıkarılarak tekrar yeryüzüne indirilmişlerdir. Rivayete göre Adem (A.S) Serendip adasına, Hz. Havva da Cidde’ye indirilmiş, daha sonra Mekke-i Mükerreme civarında Müzdelife denilen yerde buluşmuşlardır.

Hz. Adem ile Havva derhal pişman olup tevbe ve istiğfarda bulunmakla Hak Teâlâ tevbelerini kabul etmiş, Hz. Adem’i kendi çocukları ve torunlarına Peygamber tayin ederek kendisine on sahifelik bir kitap ihsan buyurmuştur.

Rivayete göre Adem (A.S) bin sene veya dokuz yüz otuz sene yaşamış, vefat edince Serendip adasında veya Mekke-i Mükerreme’de Ebu Kubeys dağında defnedilmiştir. Nuh (A.S) tarafından gemiye alınmış olan mübarek nâşının daha sonra beyti makdisde defnedilmiş olduğu da rivayet edilmiştir. Hz. Adem’den bir sene sonra da Hz. Havva vefat edip Cidde’de veya Hz. Adem’in yanında defnedilmiştir.

Malum olduğu üzere ALLAH Teâlâ Hazretleri kudret ve hikmet sahibidir, dilediğini dilediği şekilde yaratabilir. Bundan dolayı Adem (A.S)ı da insanların ilk babası olmak üzere mükemmel bir halde yaratmıştır, yoksa başka bir mahluktan evrim geçirmek suretiyle vücuda getirmiş değildir. Bunun aksine olan sözler, birer kuru iddiadan ibarettir, insanların kadrini, şanını ihlal ettiği ve dini bilgilere muhalif bulunduğu için bizce hiçbir kıymeti yoktur.

Adem (A.S)dan sonra peygamberlik, ALLAH tarafından Hz. Şit’e verilmiştir. Şit (A.S), Hz. Adem’in en güzel ve en sevgili oğludur. Rivayete göre Hz. Adem’in yaratılışından yüz yirmi sene sonra doğmuş, “912” sene yaşamış, vefat edince Ebukubeys dağında Hz. Adem’in yanına defnedilmiştir.

Hz. Şit’e Peygamberliği, tehlil ve tesbihi muhtevi olmak üzere “50” sahifelik bir kitap verilmiş ve Hz. Adem’in vasiyeti üzerine kardeşlerine reis bulunmuştur.

Kabe-i Muazzama’yı bir rivayete göre Hz. Adem, diğer bir rivayete göre de Hz. Şit ilk defa olarak taştan bina etmiştir.

Şit’in manası “Hibetullah”dır. Hz. Adem’e şehid edilen Habil adındaki oğluna bedel olarak ALLAH tarafından hibe ve ihsan buyurulmuş demektir. Bu zata “Şis” de denilmektedir.

2. İDRİS (A.S)

Hz. İdris büyük bir peygamberdir. Hz. Şit’den sonra Peygamberliğe nail olmuştur. Bir çok ilimlere, hikmetlere, göklerin esrarına vakıf idi. Bir rivayete göre ilk yazı yazan ve ilk elbise giyen Hz. İdris’tir. Yer yüzünde üç yüz altmış sene yaşadığı rivayet edilir. Sonunda Hak Teâlâ tarafından yüksek bir makama kaldırılmıştır.

3. NUH (A.S)

Hz. Adem’den sonra insanlar çoğalmış, bir çok yerleri imar etmiş, fakat hakiki dini, ALLAH Teâlâ’nın birliği ve mabudiyeti hakkındaki tevhid akidesini bırakmış, putlara tapınmaya başlamışlardı.

Kendilerine kırk veya elli yaşında bulunan Nuh (A.S) Peygamber gönderildi. Bu muhterem zatın dokuz yüz elli sene süren öğütlerini dinlemediler. Sonunda Hz. Nuh, ALLAH Teâlâ’nın emri ile bir gemi yapmaya çalıştı. Bu gemi yapılıp bitince gökten yağmurlar yağmaya, yerlerden sular fışkırmaya, denizler kaynayıp taşmaya başladı. Sular bütün yeryüzünü kapladı. Dağların tepelerini bile aştı. Buna “Tufan Hadisesi” denir ki, rivayete göre Hz. Adem’in yaratılışından “2242” sene sonra vuku bulmuş, beş veya yedi ay devam etmiştir.

Nuh (A.S), Sâm, Hâm, Yâfes adındaki üç oğlu ile diğer müminleri ve münasip gördüğü hayvanlardan birer çift gemiye almış, bunların dışında kalanlar, suların içinde boğulup gitmişlerdir. Hz. Nuh’un Yâm veya Kenan adındaki oğlu da kendisine inanmayıp bu günahkâr kavim arasında mahvolup gitmiştir.

Daha sonra yağmurlar kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, Hz. Nuh’un gemisi de Musul civarında “Cudi” denilen dağın üzerine Muharremin onuna rastlayan “Âşûra” gününde oturmuş, rivayete göre kırkı erkek, kırkı da kadın olmak üzere seksen kişiden ibaret bulunan gemi halkı karaya çıkmış, ALLAH Teâlâ’nın dinine sarıldıkları için selamete ermişlerdir.

Hz. Nuh’a ikinci Adem denir. Çünkü yeryüzündeki insanlar tufandan sonra bütün onun neslinden türeyip yeryüzüne dağılmış, aralarında başka başka diller meydana gelmiştir. Rivayete göre Hz. Nuh’un oğlu bulunan Sâm; Arapların, Farsların, Rumların, Hâm da Sudan kavminin, Yâfes de Türklerin ilk babasıdır. Hz. Nuh, tufandan sonra altmış sene veya üç yüz elli sene kadar daha yaşamıştır.

Nuh (A.S)'ın ve diğer bazı kimselerin uzun bir müddet yaşamış oldukları çok görülemez. Hak Teâlâ Hazretleri ilk insanları bir hikmetten dolayı çok yaşatmıştır. ALLAH Teâlâ’nın kudretine göre güçlük yoktur. Zaten hayatımızın her anı onun kudreti ile ayakta durmaktadır. Yoksa bir dakika bile yaşamak mümkün değildir. Bu sebeple Hak Teâlâ dilediği kulunu uzun bir ömre nail edebilir. Artık bu seneleri aylar ile veya mevsimler ile tevile lüzum yoktur.

Tufan hadisesine gelince bu, ekseri alimlere göre umumidir, bütün yeryüzüne şamildir, en yüksek dağların tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri de bunu teyit ediyor. Bazı alimlere göre de hususidir, yalnız Hz. Nuh’un bulunduğu Babil bölgesi ve civarına âittir. Hakikatini ALLAH Teâlâ bilir.

4. HUD (A.S)

Hz. Hud Yemen’de “Hadramut” civarında “Ahkaf” denilen mahalde yaşayan “Ad” kavmine Peygamber gönderilmiştir. Şöyle ki, insanlar, tufan afetinden sonra yine azıtmışlar, yollarını sapıtmışlar, Hak Teâlânın dinine aykırı hareketlere cüret göstermişlerdi. Bunlardan bir kısmı da Ad kavmi idi. Bunlar, bir çok nimetlere, kuvvetlere nâil olmuş, muhteşem binalar yapmış, fakat ALLAH Teâlâ’nın birliğini inkar ederek putlara tapınmakta bulunmuşlardı. Kendilerine Hud (A.S) gönderildi. Bu muhterem Peygamber bir çok mucizeler gösterdi. Fakat inanmadılar, sonunda yedi gece, sekiz gün devam eden şiddetli bir rüzgar ile helak oldular. Hz. Hud da kendisine iman edenler ile beraber başka bir tarafa çıkıp gitti. Yüz elli sene yaşadığı ve Mekke-i Mükerreme’de veya Hadremut’da medfun olduğu rivayet olunmuştur.

5. SALİH (A.S)

Hz. Salih, Şam ile Hicaz arasında “Hicr” denilen mahalde yaşayan “Semud” kavmine Peygamber gönderilmiştir. Bu kavim de dağları delmiş, taşları oymuş, kendilerine pek sağlam binalar yapmışlardı. Fakat bunlar da doğru yoldan çıkmış bulunuyorlardı. Hz. Salih’in yirmi sene devam eden emirlerine, nasihatlarına muhalefet ettiler. “Kendisine sakın dokunmayınız” diye tenbih ettiği harikulade bir deveyi boğazladılar. Sonunda dehşetli bir sayha ile yerlere serilip helak oldular. Salih (A.S) da kendisine iman edenler ile beraber çıkıp evvela Şam’a, Filistin’e, sonra da Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Seksen beş sene veya iki yüz sene yaşadığı ve Mekke-i Mükerreme’de Rükn ile Makam arasında medfun bulunduğu rivayet edilmektedir.

6. İBRAHİM (A.S)

Hz. İbrahim, ulül’azm = azm sahipleri denilen büyük Peygamberlerden biridir. Bunlar, bizim Peygamberimizle Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrahim ile Hz. Musa ve Hz. İsa’dan ibarettir. Nuh (A.S)'ın çocukları yeryüzüne dağıldıkları zaman Ham’ın neslinden “Nümrud” adında birisi bir çok kabileleri başına toplayarak Babil de, şimdiki Musul şehrinin bulunduğu yerlerde Babil hükümetini kurmuştu. Babil ülkesine “Geldanistan” denildiği gibi hükümdarlarına da “Nümrud” denilirdi.

Babil ahalisi arasında “Saibe” denilen batıl bir din türemişti. Bunlar; güneşe, aya, yıldızlara, putlara, hükümdarlarına tapmakta idiler. ALLAH Teâlâ Hazretleri, Nümrud İbn-i Ken’an zamanında Babil ahalisine İbrahim (A.S)'ı Peygamber gönderdi ve ona on sahifelik bir kitap verdi.

Hz. İbrahim, Babil ahalisine hak ve hakikati bildirmeye çalıştı, kendilerini Hak dine davet etti, doğan ölen, sönüp giden şeylerin tapılmaya layık olmadığını kendilerine söyledi. Fakat bunlar aldırmadılar, bir yortu (bayram) günü halk, şehir dışına çıkmışlardı. İbrahim (A.S), şehirde kaldı, puthaneye giderek bir takım putları kırdı, elindeki baltayı da büyük putun boynuna astı. Halk, şehre dönüp bu hali görünce bunu Hz. İbrahim’in yaptığına hükmettiler. Hz. İbrahim de: “Eğer söyleyebilirse sorunuz, bakalım belki bunu bu büyük put yapmıştır” dedi. “Hiç cansız bir put böyle bir şey yapabilir mi?” dediler. Hz. İbrahim de:

“Mademki bunlar cansız, ellerinden bir şey gelmez şeylerdir, artık ne için bunlara tapıyorsunuz?” dedi. İbrahim (A.S), bu cahil kavme ne kadar gaflet ve dalâlet içinde kalmış olduklarını bu suretle de anlatmak istemişti. Bunun üzerine hepsi de biraz sustular, cehaletlerini sezer gibi oldular. Ne yazık ki cahilâne gururları tekrar baş gösterdi. Sapıklıklarında ısrar ettiler, Hz. İbrahim’i yaktıkları büyük bir ateş içine attılar.

Fakat ateş, ALLAH Teâlânın emriyle bir gül bahçesi oldu, o mübarek zatı yakmadı. Bu bir mu’cize idi. Bunu görenlerden bazıları iman ettiler. Hz. İbrahim de bu mü’minleri ve kendi ehl-i beytini alarak Şam diyarına hicret etti. Bir aralık kıtlık olması sebebi ile Mısır’a gitti, sonra da dönüp Ken’an ilinde, yani Kudüs-ü şerif havalisinde ikamet buyurdu.

İbrahim (A.S), rivayete göre Adem (A.S)'ın yaratılışından üçbin üçyüz otuzyedi sene sonra Babil’de doğmuş ve yüzyetmişbeş veya ikiyüz sene yaşamıştır. Kudüs’ü şerife bağlı “Halilürrahman” kasabasında bir mağara içinde hanımı Sâre ile beraber medfundur.

Hz. İbrahim’e “Halilullah” denir ve kendisine bütün milletler hürmet eder. Son derece misafirperver idi. Minberde hutbe okumak, misvak kullanmak, sünnet olmak, tırnak kesmek Hz. İbrahim’in sünnetleri kısmındandır. Kâbe-i Muazzama’yı oğlu İsmail (A.S) ile beraber ilk olarak veya yenileyerek bina kılmıştır.

7. LUT (A.S)

Hz. Lut, İbrahim (A.S)'ın kardeşi Haran’ın oğludur. Onunla beraber Şam’a hicret etmişti, sonra Filistin’de “Sedum” nahiyesine Peygamber gönderildi. Bu nahiyenin ahalisi, dinden çıkmış, o zamana kadar hiçbir kavmin yapmadığı fenalıklara cüret göstermişlerdi. Hz. Lut’un öğütlerini dinlemediler, Sonunda başlarına taşlar yağdı, yurtları gönderilen melekler vasıtasıyla alt üst edildi, Lut (A.S) da Hz. İbrahim’in yanına çıkıp gitti. Halilurrahman kasabasında medfundur.

8. İSMAİL (A.S)

Hz. İsmail, İbrahim (A.S)'ın oğludur. “Hacer” adındaki hanımından dünyaya gelmiştir. Bu Muhterem Hacer bir cariye idi, onu Mısır hükümdarı İbrahim (A.S)ın hanımı “Sâre”ye bağışlamıştı. Sâre de bunu mübarek kocası Hz. İbrahim’e vermişti. Sahih görülen bir rivayete göre Hacer Sâre’den evvel vefat etmiştir.

İbrahim (A.S), Hak Teâlâ’nın emriyle Hacer’i ve oğlu İsmail’i alıp Hicaz’da Kabe-i Mükerreme’nin bulunduğu mahalle kadar götürdü orada bıraktı. Yemen’den gelmekte bulunan “Cürhüm” kabileleri de bunlara refakat eyledi. O zamana kadar ıssız ve susuz bulunan Mekke-i Mükerreme vadisini bunlar imar ettiler, hatta bunların ayakları bereketleriyle “Zemzem” denilen su meydana çıktı, artık oralar şenlenmişti.

Hz. İbrahim, bir aralık bir rüya gördü. Bu ALLAH Teâlâ’nın bir vahyi idi, oğlu İsmail’i kurban etmesi emrolunmuştu. Bunun üzerine henüz on iki yaşında bulunan Hz. İsmail’i Mekke-i Mükerreme’de “Sebir” dağının eteğinde tenha bir mevkiye götürdü, onu mabuduna kurban etmek istiyordu. Bu sevgili yavru da “Babacığım!. Emrolunduğun şeyi yap, inşaallah beni sabredenlerden bulursun” diyordu. Bu, ALLAH yolunda olan fedakarlığın en yüksek bir nişanesi idi. Fakat ALLAH Teâlâ, lutfetti, baba ile oğlun şu fedakarlığına mükafat olarak Hz. İsmail’e bedel bir koç ihsan buyurdu da, bu latîf masum çocuk kurban olmaktan kurtuldu.

İsmail (A.S) büyüyüp Cürhümî’lerden kız aldı ve on iki çocuğu doğdu. İbrahim (A.S) ara sıra gelir, oğlunu görürdü. Sonra Hz. İsmail’in oğulları ve torunları çoğalıp etrafa hakim olmuşlardır.

Hz. İsmail, İbrahim (A.S)ın şeriatı ile amel etmek üzere Yemen kabilelerine ve “Amalika” denilen eski bir kavme Peygamber gönderilmişti. Hz. İbrahim’den kırk sene sonra yüzotuzyedi yaşında vefat ettiği ve anası Hacer’in Hicr (Ka'be ile Hatim denilen yarım daire şeklindeki duvar arasına kalan ve Altınoluk'un altına rastlayan yer) deki kabri civarında medfun bulunduğu rivayet edilmiştir.

9. İSHAK (A.S)

Hz. İshak, İbrahim (A.S)ın ikinci oğludur. Sâre’nin çocuğu olmuyordu. Hz. İsmail doğduğu zaman mahzun olmuştu. Hak Teâlâ Hazretleri lutfetti. Sâre de ihtiyarlığı zamanında Hz. İshak’ı doğurdu. İshak (A.S) daha Hz. İbrahim hayatta iken Şam ahalisine ALLAH tarafından Peygamber gönderildi. İbrahim (A.S)ın vefatından sonra da yerine geçti, neslinden birçok Peygamberler gelmiştir.

Bazı rivayetlere göre İbrahim (A.S) Hz. İsmail’i değil, Hz. İshak’ı kurban etmekle emredilmişti. İshak (A.S) rivayete göre 160 yaşındayken vefat etmiş, Hz. İbrahim'in yattığı mağarada medfun bulunmuştur. Validesi Sâre de 127 yaşında olarak Şam’da vefat etmiştir.

10. YAKUB (A.S)

Hz. Yakub İshak (A.S)ın oğludur. Lakabı “İsrail” olduğundan oğullarına, torunlarına “Benî İsrail” denilmiştir. Hz. İshak’tan sonra yerine Peygamber olarak Ken’an ilinde kalmıştı. Daha sonra Mısır’a teşrif etmiş, orada vefat etmekle vasiyeti gereği muhterem dedesi Hz. İbrahim’in medfun bulunduğu Halilürrahman kasabasındaki mağaraya nakledilmiştir.

11. YUSUF (A.S)

Hz. Yusuf, Yakub (A.S)ın oğludur. Hz. Yakub’un oniki oğlu vardı. Fakat hepsinden fazla Hz. Yusuf’u severdi. Onda başka bir güzellik, başka bir zeka ve kabiliyet tecelli etmişti. Daha oniki yaşındayken bir gece rüyasında onbir yıldız ile güneşin ve ayın kendisine secde ettiklerini görmüştü. Bu rüyasını Hz. Yakub’a söyledi. O da hasetlerini çekmesin diye “çocuğum!.. Bu rüyanı kardeşlerine söyleme” diye tenbih etti.

Hz. Yusuf’un kardeşleri babalarının Yusuf hakkındaki muhabbetlerini kıskanıyorlardı. Sonunda bir gün onu eğlenmek üzere gezinti bahanesi ile kıra götürüp bir kuyuya attılar. Sonra da onu kuyudan çıkaran bir kafileye “kölemizdir.” diye sattılar. Babalarına da “Yusuf’u kurt yedi” diye yalan söylediler. Kafile henüz on yedi yaşında bulunan Hz. Yusuf’u alıp Mısır’a götürdü. Orada Aziz-i Mısır’a yani Mısır’ın maliye bakanı yerinde bulunan Kıtfir’e sattı.

Yusuf (A.S) pek güzel idi. Yüzünden, gözünden nurlar akardı. Kendisine evvela ilim ve hikmet, sonra da peygamberlik verilmiştir. Aziz’in hanımı Zeliha’nın isteğini kemali iffet ve nezahetinden dolayı reddetti. Bunun üzerine iftiraya uğrayarak yedi sene zindanda kaldı. Daha sonra masum olduğu anlaşılarak zindandan çıkarıldı. Mısır’a maliye bakanı oldu. İffet ve haramlardan uzaklaşmasının mükafatına erdi.

Hz. Yusuf zindandayken Amalika kavminden olan Reyyan b. Velid adındaki fir’avunun, yani Mısır hükümdarının, aşçısı ile şerbetçisi de zindana atılmışlardı. Bunlar gördükleri bir rüyayı Hz. Yusuf’a anlatarak tabir etmesini dilediler. Hz. Yusuf da bunlara evvela biraz nasihat verdi. Sonra da rüyalarının neye delalet ettiğini anlattı. Bunlar bir müddet sonra Hz. Yusuf’un tabir ettiği şekilde zindandan çıkarıldı. Birisi Firavun’a yine şerbetçi oldu, diğeri de asıldı. Hz. Yusuf bir müddet daha zindanda kaldı. Sonunda Mısır hükümdarı da bir rüya gördü. Bunu kimse tabir edemedi. Şerbetçinin hatırlaması üzerine Hz. Yusuf’a müracaat edildi. Bu rüyaya göre yeryüzünde yedi sene bolluk, ardından da yedi sene kıtlık olacak. Sonra bir sene de halk pek çok varlık görecekti. Hz. Yusuf’u zindandan çıkardılar. Aziz-i Mısır vefat etmişti. Hz. Yusuf’u Mısır’a maliye bakanı tayin ettiler.. Zeliha’yı da nikah ile Hz. Yusuf’a verdiler. Rivayete göre bu hükümdar Hz. Yusuf’a iman etmiştir.

Yusuf (A.S)ın emri ile bolluk senelerindeki fazla ekinler başakları ile beraber ambarlarda biriktirildi. Sonra kıtlık seneleri başladı. Artık halk bu ambarlara koşup duruyordu. Hz. Yusuf bu esnada birçok günler aç kalırdı. “Elinin altında bu kadar hazineler bulunduğu halde neden aç kalıyorsun?” diyenlere “Aç kalanların hallerinden gafil bulunmamak için” derdi. Yusuf (A.S)ın kardeşleri de tahıl ürünleri almak için bir iki defa Ken’an ilinden Mısır’a çıkıp geldiler. Sonunda Hz. Yusuf kendisini kardeşlerine tanıttı ve “ALLAH Teâlâ erhamür rahimîn’dir, sizi affeder, bana yapmış olduğunuz şeyden dolayı siz bugün hesaba çekilmeyeceksiniz.” diyerek haklarında pek büyüklük gösterdi ve muhterem babası Yakub (A.S) ile annesini ve bütün kardeşlerini Mısır’a davet etti.

Yakub (A.S)ın artık sevgili Yusuf’una kavuşacağı zaman gelmişti. Hanımı ile, oğulları ile Mısır’a teşrif ettiler. Hz. Yusuf’un sarayında hepsi birden şükür secdesine kapandılar. Yusuf (A.S)ın evvelce görmüş olduğu rüya bu şekilde çıkmış oldu. Bu tarihten itibaren İsrailoğulları Mısır’da yerleşip kaldılar.

Rivayete göre Hz. Yakub Mısır’da onyedi sene kadar kalmıştır. Hz. Yusuf da pek muhterem babasından sonra ellidört sene kadar daha yaşayıp yüzon yaşında vefat etmiştir. Daha sonra Hz. Musa, Mısır’dan çıkarken Hz. Yusuf’un mermer tabut içinde bulunan mübarek nâşını da beraber çıkarmıştır. Kabri Hz. İbrahim’in medfun bulunduğu mağaradadır.

12. EYYÛB (A.S)

Hz. Eyyüb, İshak (A.S)ın “Iys” adındaki oğlunun neslinden Hz. Yusuf’a muasır büyük bir Peygamberdir. Birçok çocukları ve Şam havalisinde birçok malları vardı. Hak Teâlâ tarafından bir imtihan olmak üzere bütün malları elinden çıktı, çocukları öldü, kendisi de ağırca bir hastalığa tutuldu, hanımı “Rahme” veya “Liyya” hizmetine bakıyordu. Rivayete göre Rahme Yakub (A.S)ın kızıdır. Liyya da Yusuf (A.S)ın oğlu Afrayim’in kızıdır.

Eyyüb (A.S) bütün musibetlere sabretti. Sonunda ALLAH’ü Teâlâ kendisine şifa verdi ve yeniden birçok mallar, çocuklar ihsan buyurdu.

Hz. Eyyüb’ün doksan üç yaşında vefat ettiği ve kendisinden sonra “Bişr” adındaki oğlunun da Şam’da Peygamber olduğu rivayet olunur. Bu zata “Zülkifl” denilmiştir.

Eyyüb (A.S)ın hastalığı, halkın kendisinden nefret etmesine, uzaklaşmasına sebep olacak derecede değildi. Bazı tarihçilerin bu husustaki sözleri hakikate aykırıdır. Peygamberan-i Zişan, insanların kendilerinden kaçınmalarına sebebiyet verecek hallerden korunmuşturlar. Sahip oldukları peygamberlik vazifesi bunu gerektirmektedir.

13. ŞUAYB (A.S)

Hz. Şuayb, İbrahim (A.S)ın torunlarından veya onunla beraber Şam diyarına hicret etmiş olan bir kabiledendir. Büyük validesi Lut (A.S)ın kızıdır. Kendisi “Medyen” ve “Eyke” şehirlerinin putperest ahalisine Peygamber gönderilmişti. Bunlara pek güzel, pek tesirli vaazlarda bulundu. Fakat dinsiz, ahlaksız, hırsız bulunan bu ahali o vaazları dinlemediler. Kötü gidişlerini terk etmediler.

Sonunda Eyke halkı yedi gün devam eden pek şiddetli bir sıcağı müteakip, üzerlerine bir buluttan yağan ateş yağmurlarıyla helak oldu. Medyen halkı da korkunç bir azap gürültüsüyle, bir yer sarsıntısıyla yerlere serilerek bitip gitti.

Şuayb (A.S) Arapça konuşurdu, pek fasih, beliğ idi, pek tesirli, hikmet dolu nutuklar verirdi. Bu sebeble Peygamber Efendimiz ona “Hatibul-Enbiya = Peygamberlerin Hatibi” ünvanını vermiştir. Hz. Şuayb’ın Mekke-i Mükerreme’ye hicret ettiği ve üç yüz yaşında vefat edip Rükn ile Makam (Rukn: Hacer-i Esved'in bulunduğu Kabe'nin köşesi. Makam ise Kabe’nin kapısı önünde bulunan Makam-ı İbrahim’dir.) arasında defnedildiği rivayet olunmuştur.

14. MUSA (A.S)

Hz. Musa, İsrailoğullarından “İmran” adında bir zatın oğludur. Mısır’da doğmuştur. İsrailoğulları Mısır’da artarak on iki kabileye ayrılmıştı. Bunlara “İsrailoğulları’nın torunları” denirdi. Bunların böyle artmaları Mısır’ın eski ahalisi olan Kıptilerin hoşuna gitmiyordu. Bunlara zahmet veriyorlar, dedelerinin yurdu olan Ken’an iline çıkıp gitmelerine de mani oluyorlardı.

Bir gün Mısır Kâhinlerinden biri, “İsrailoğullarından gelecek bir çocuk Mısır devletinin batmasına sebep olacak” diye Fir’avun’a yani Kabûs ibn-i Mus’ab adındaki Mısır hükümdarına haber vermiş, Fir’avun da İsrailoğulları’nın yeni doğan çocuklarını öldürmeye başlamıştı. İşte bu sırada Hz. Musa doğdu. Validesi onu cellat eline vermektense bir sandık içine koyarak Nil ırmağına atmayı daha uygun gördü. Nil’in sahile attığı bu sandığı Fir’avun’un hanımı Asiye (R.A) elde edip açtı, içinden fevkalade bir güzellik, bir letafet nuru halinde çıkan masum çocuğu pek sevip kendisine evlat edindi. Hz. Musa’nın validesi de bir yolunu bularak kendisini bu seçkin yavrusuna süt anne tayin ettirdi.

Hz. Musa kendi can düşmanının sarayında besleniyordu, bu pek garip ibret alınacak ilahi bir cilve idi.

Hz. Musa büyüdü, bir gün sokakta İsrailoğulları’ndan biriyle kavga eden bir Kıbtiye bir tokat attı. Kıptinin son günleri imiş, kazara canı çıktı. Hz. Musa, yaptığına pişman oldu, Fir‘avun’dan korkarak Medyen şehrine çıkıp gitti. Orada Şuayb (A.S)ın kızı “Safura” ile evlendi, bir müddet sonra Mısır’a dönüp gitmek üzere hanımıyla beraber yola çıktı, giderken Tur dağına uğradı, orada ALLAH Teâlâ’nın tecellisine mazhar oldu, kendisine peygamberlik verildi. Büyük kardeşi Harun (A.S) ile beraber Fir’avun’u dine davete memur oldular.

Hz. Musa’nın eli ay gibi parlardı, elindeki asa da dilediği vakit büyük bir ejderha kesilirdi. Bunlar birer mucize idi. O zaman Mısır taraflarında sihir = büyücülük pek ilerlemişti, Fir’avun, bu mucizeleri sihir sandı, sihirbazları topladı, Hz. Musa’ya meydan okudular. Fakat Hz. Musa’nın asa mucizesini görünce sihirbazların hepsi de iman ettiler, bunun bir sihir olmadığını derhal anladılar. Çünkü bu asa, bir ejder kesilerek büyücülerin meydanda birer yılan, çıyan gibi gösterdikleri ipleri, değnekleri yuttu, silip süpürdü. Eğer Hz. Musa’nın gösterdiği şey, bir göz boyacılık olsa idi böyle imha harikası meydana gelemezdi.

Sıkılmadan ilahlık iddiasında bulunan Firavun ile Mısır eski ahalisi olan kıptiler, Hz. Musa’nın bu mucizelerini gördükleri halde ne yazık ki yine iman etmediler. Sonunda Musa (A.S), bir gece İsrâiloğullarını alıp Mısır’dan çıktı, Süveyş “Kızıl” denizi bir mucize olarak yarıldı, on iki yola ayrıldı, İsrâiloğullarının on iki kabilesi bu yollardan karşı yakaya geçtiler. Bunları takip eden Firavun ile ordusu ise, suların tekrar kapanması üzerine boğulup gittiler. Yalnız Firavunun cesedi suların çarpmasıyla sahile atılmış idi. Kendi fani varlığına güvenerek yaratanını unutan, Tanrılık davasında bulunmakdan utanmayan gafil, aldatan, bir şahsiyetin şu elim akibeti büyük bir ibret levhası teşkil ediyordu.

Musa (A.S), Firavun’dan kurtulmuş, İsrâil oğulları ile beraber denizi selametle geçerek Tih sahrasına gelmişti. Onları burada bırakarak “Turi Sina” denilen Tur dağına gitti orada kırk gün kadar Hak Teâla’ya ibadette, münacaatta bulundu, mekandan ve zamandan münezzeh olan ALLAH Teâlâ ile konuşmak şerefine nail oldu, kendisine Tevrat kitabı verildi.

Hz. Musa, Turi Sina’dan Tih sahrasına dönünce kavminin bir kısmını Samiri adında birinin altından yapmış olduğu bir buzağıya tapar bir halde bulmuş, bundan pek müteessir olmuş idi. Bunlar, Harun (A.S)'ın nasihatlarını dinlemeyerek böyle bir cehalette bulunmuşlardı, tövbe edip yaptıklarına pişman oldular.

Musa (A.S), Kenan topraklarını, Arz-ı mukaddesi almak için Amalika ile savaş etmek istiyordu. İsrâiloğulları ise, savaştan kaçındılar, o mübarek Peygamberin bedduasına uğrayarak kırk sene Tih sahrasında kaldılar. Aradan bir hayli zaman geçti, İsrâiloğulları arasında çölde büyümüş yiğitler yetişti. Hz. Musa, bunları alıp Lut denizinin güney taraflarına götürdü, daha ileriye giderek Amalikadan “Avc ibni Unk”, adındaki hükümdar ile savaş etti, Şeria nehrinin doğu taraflarındaki beldeleri elde etti.

Hz. Musa, bir aralık gidip İbrahim (A.S)'ın zamanından beri hayatta olan veya Hz. İbrahim ile beraber hicret eden zatların zürriyetinden bulunan Hızır (A.S) ile görüşmüş, onun mazhar olduğu ledünni ilmine şahit bulunmuştur.

Hızır (A.S)ın bir Peygamber olduğunu ve kıyamete kadar hayatta bulunacağını söyleyenler vardır. Zülkarneyn ile beraber seyahatta bulunmuş, hayat menbaına varıp Ab-ı hayattan içmekle böyle uzun bir ömre nail olmuş olduğu rivayet edilmektedir. Bir kısım zatlara göre de vaktiyle vefat etmiştir. Zaten bu gibi büyüklerin hayatı ile ölümü müsavidir, onlar ebedi ve ulvi bir hayata mazhardırlar.

Musa (A.S), rivayete göre Kenan hududuna yakın bir mahalde yüz yirmi yaşında olduğu halde vefat etmiştir ki Hz. Adem devrinin üçbin sekizyüz altmışsekizinci yılına ve Mısır’dan çıkmalarının kırkıncı senesine tesadüf etmektedir.

Hz. Musa’ya “Kelimullah” denir. Pek büyük bir Peygamber’dir. Dağınık bir halde yaşayan İsrailoğullarını bir araya toplamış onları esaretten kurtarmış hâkimiyete nâil etmişti. Ne yazık ki İsrailoğulları daha sonra vakit vakit yoldan çıkmış, hakiki dinlerini kaybetmiş tekrar esaretten esarete düşmüşlerdir.

15. HARUN (A.S)

Hz. Harun, Musa (A.S)ın ana baba bir büyük kardeşi, veziri ve peygamberlik işlerinde ortağı idi. Pek güzel ve beyaz yüzlü fasih, halîm bir zat idi. Hz. Musa Tûr’a gittiği zaman kendisi İsrailoğulları’nın başında bulunmuş, buzağıya tapanlara: “Siz bu yüzden bir fitneye düşmüş bulunuyorsunuz, sizin Rabbiniz Rahman ve Rahim olan ALLAH Teâlâ'dan başka değildir, bana tâbi olunuz, benim emrime itaat ediniz, Samiri gibi bir münafığın sözüne bakmayınız” diye tesirli öğütler vermiş ise de kabul etmedikleri için kendisi bir tarafa çekilerek Hz. Musa’nın dönmesini beklemiş, İsrailoğullarını tefrikaya, mücadeleye düşürmemek için daha ilerisine gidememişti. Rivayete göre Hz. Musa’dan yedi ay veya üç sene evvel yüz yirmi üç yaşında olarak Tih sahrasında vefat etmiş Tur’i-Sina civarında “Mürran” dağındaki bir mağaraya defnedilmiştir. Kabri meşhurdur.

Harun ve Musa (A.S)dan sonra Hz. Musa’nın halifesi bulunan ve kendisine daha sonra peygamberlik verilmiş olan Yûşâ (A.S) İsrailoğullarını alıp çölden çıkarmış, Ken’an ilini Ken’ânilerden almış, Şam diyarını fethetmiştir.

Yûşâ (A.S) yirmi sekiz sene kadar İsrailoğullarına hâkim olup yüz on yaşında vefat etmiş, kendisinden sonra on altı kadar daha hâkimler gelip İsrailoğullarına reislikte bulunmuşlardır. Bunların sonuncusu “İşmuil” (A.S)dır. Bu zatların idareleri “493” sene kadar sürmüştür. Bu müddete “Hakimler devri” denir. Sonra İsrailoğulları kendilerine “Talût” adındaki bir zatı hükümdar tayin etmişlerdir. Bu tarihten sonra da İsrailoğulları arasında “Melikler devri” başlamıştır.

16. DAVUT ALEHİSSELAM

Hz. Davut, Yakup (A.S)ın oğlu Yehûda’nın neslindendir. İşmuil (A.S)ın vefatından sonra kendisine peygamberlik verilmiş, kayın pederi Tâlût’un vefatından sonra da İsrailoğullarına hükümdar olmuştur.

Hz. Davud’a verilen “Zebur” kitabı hep vaazlardan, ilahilerden ve duâlardan ibaretti. Şer’î hükümleri ihtiva etmiyordu, kendisi de Musa (A.S)ın şeriatı ile amel etmiştir.

Davut (A.S) pek güzel bir sese sahip idi, Zebur’u okudukça işitenler pek rûhani zevkler içinde kalırdı, bir mûcize olmak üzere mübarek elleriyle demirleri mum gibi yumuşatır, bunlardan zırh yapar kendi elinin emeğiyle yiyeceğini temine çalışır, devlet hazinesinden para almak istemezdi. İnsanlara daima öğütler verir, adâletle hükme çalışır dururdu. Kudüs’ü şerif’i fethederek başkent yapmış, Umman beldelerini, Halebi, Nusaybini, Ermenistanı zapt etmiş, kırk sene hükümette bulunduktan sonra yetmiş yaşında olarak vefat etmiştir.

17. SÜLEYMAN (A.S)

Hz. Süleyman, Davut (A.S)ın oğludur. Onun vefatından sonra on üç yaşında olarak yerine geçmiş, sonra kendisine Peygamberlik de verilmiştir. Bu sebeple muhterem babası gibi Peygamberlikle hükümdarlığı bir arada bulundurmuştur.

Hz. Süleyman’a doğu ve batıdaki hükümdarlar itaat göstererek kıymetli hediyeler göndermiş, Yemen Melikesi Belkıs dâhi kendisiyle görüşmeye gelmiştir. Kızıl denizde hazırlattığı donanmayı Muhit denizi “okyanus” sahillerine göndermişti. “Tetmür” “Bâ’lebek” şehirlerini ve yedi senede Mescid-i Aksa’yı yaptırıp tamamlamıştır.

Süleyman (A.S), bir mucize olmak üzere kuşların dillerini, maksatlarını anlardı. Hükmü, insanlara ve cinlere, hattâ rüzgârlara geçerdi. Ahlâka, hikmete ait yazıları vardır. Kırk sene pek ihtişamlı bir hüküm sürdükten sonra elli üç veya altmış yaşında ALLAH’ın rahmetine kavuşmuştur.

Hz. Süleyman’dan sonra İsrailoğulları, iki devlete ayrıldı. Biri “Yehûda” devletidir ki, başkenti Kudüs idi, ve bu devlet, insanların gözünde daha muteber bulunuyordu. Diğeri de “İsrail” devletidir ki, idare merkezi Nablus, daha sonra Samire şehri olmuştur.

Bu devletler, daha sonra doğru yoldan çıktılar. İsrail devleti Asûriler tarafından mahvedildi. Yahûda devleti de “Buhti Nassar”ın hücumuna uğradı. Birçok yahûdiler Babil esaretine düştü, daha sonraları İsrailoğulları, İranlıların, Yunanlıların ve Romalıların hakimiyetleri altına düşerek kendi hakimiyetlerini elden çıkardılar.

Buhti Nassar, Kudüs’ü zaptettiği zaman Mescid-i Aksa’yı yıkmış, Tevrat nüshalarını yakmış, Üzeyr (A.S) ile Daniyel (A.S)ı da diğer İsrailoğulları’nın âlimleriyle beraber Babil’e götürmüştü. Daha sonra İran’daki “Kiyaniyan” hükümeti Babil’i zapt ile Geldaniye hükümetini mahvedince İsrailoğulları, Babil esaretinden kurtulup vatanlarına dönmüşler, Mescid-i Aksa’yı yeniden yapmışlar, Hazreti Üzeyr de Tevrat’ı ezbere okuyup yeniden yazdırmış, çoktan beri unutulmuş olan Musa (A.S)ın şeriatı yeniden meydana çıkmıştır.

Kur’an-ı Kerim, Hazreti Üzeyr’e dair malûmat vermektedir. Fakat Peygamber olup olmadığını beyan buyurmamaktadır. İslâm âlimlerinden bir kısmına göre Hazreti Üzeyr, bir Peygamber değildir, bilakis evliyadan büyük bir zattır. Vaktiyle yahudilerden bazıları Hazreti Üzeyr’e, (hâşâ) ALLAH’ın oğludur, diyerek şirke düşmüşlerdi.

Kur’an-ı Mübin’de isimleri zikrolunan Zülkarneyn ile Lokman’ın peygamberliğinde de ihtilâf vardır. Zülkarneyn’in adı bir rivayete göre “Mus’ab” dır. İbrahim (A.S)ın zamanında yaşamış olduğu rivayet edilmiştir. Dünyanın doğu ve batısına seyahat etmiş, Ye’cüc ve Me’cüc denilen bir kabileye karşı bir sed yapmış, pek büyük muvaffakiyetler göstermiştir. Her halde Yunanlı İskender’den başka bir zattır. Tarihi hayatı bizce tamamen malûm değildir.

Hz. Lokman’a gelince bu da rivayete göre Davud (A.S)ın zamanında yaşamış, Hz. Davud’la görüşmüş, salih ve hakim bir zattır. Yunus (A.S)ın zamanına kadar yaşamış olduğu rivayet edilmiştir. Oğluna olan pek hikmetli öğütleri Kur’an-ı Kerim’de zikredilmiştir.

18. İLYAS ALEYHİSSELÂM

Hz. İlyas, İsrailoğulları’na gönderilmiş mübarek bir peygamberdir. İsrailoğulları, Süleyman (A.S)dan sonra ihtilâfa düşmüş, içlerinden bazıları Ba’lebek hakiminin yaptırmış olduğu “Ba’l” adındaki puta tapmaya başlamışlardı. Kendilerine ilâhi bir lütuf olarak gönderilen Hz. İlyas’ın nasihatlerini dinlemediler, o mukaddes zatı beldelerinden bile çıkardılar. Fakat bunun üzerine pek fena bir kıtlığa tutuldular, yaptıklarına pişman olarak İlyas (A.S)ı arayıp buldular, bir müddet onun öğütlerini tuttular ise de, sonra yine isyana başladılar. Hazreti İlyas da onların aralarından çekilerek bir yerde melekvârî bir tarzda yalnızlığı tercih etti.

19. ELYESA ALEYHİSSELÂM

Hazret’i Elyesa’, İsrailoğulları peygamberlerindendir. İsrailoğulları, İlyas (A.S)dan sonra bu zatın da nasihatlerini kabul etmediler, Hz. Musa’nın şeriatını bırakarak birbirleriyle uğraştılar, Sonunda üzerlerine Asuriye devleti musallat oldu. Hazreti Elyasa’, İsrailoğulları’nın bu yolsuz hareketlerinden usanarak yerine Zülkifl (A.S)ı bıraktıktan sonra ahirete ALLAH’ın rahmetine kavuşmuştur.

20. ZÜLKİFL ALEYHİSSELÂM

Zülkifl Hazretleri, muhterem bir peygamberdir. Elyesa’ Hazretleri’ne halife olduktan sonra peygamberliğe de nail olmuştur. Kavmini tevhid dinine davet etmiş, kendilerine bir çok tesirli nasihatlerde bulunmuştur. Bitlis şehri yakınında medfun olduğu rivayet edilmektedir. Şamda ve başka yerlerde de makamları vardır.

21. YUNUS ALEYHÎSSELÂM

Hz. Yunus, İsrailoğullarından mübarek bir peygamberdir. Annesine nispetle Yunus b. Metta diye anılır. Asuriye devletinin başkenti olan bugünkü Musul şehrinin karşısında harabesi görülen “Ninuva” halkına Peygamber gönderilmiştir. Putlara tapmakta bulunan Ninuva halkı, Hz. Yunus’un otuz üç sene devam eden nasihatlerini dinlemediler. Hz. Yunus da kendisine ALLAH tarafından daha izin verilmeden Ninuva’yı bıraktı, Dicle kenarına gitti, bir gemiye binip bir tarafa gitmek istedi, fakat gemi yürümedi, içinde bulunanlar, “aramızda bir suçlu köle var” demeye ve kur’a atmaya başladılar. Hz. Yunus, “o suçlu köle benim, Rabbimden daha izin almadan kavmimi terkettim” diye kendisini suya attı. Derhal bir büyük balık tarafından yutuldu. Bereket versin ki hemen tövbe-istiğfara başladı.

"La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü mine’z-zalimin.” (Enbiya sûresi: 87)

diye ALLAH Teâlâ’yı tesbihe devam etti de, bir müddet sonra balık kendisini çıkarıp sahile attı. Bu tesbih, şu mealdedir:

“Yarabbi! Senden başka Ma’bud yoktur. Seni noksanlardan tenzih ederim, ben şüphesiz zalimlerden oldum.”

Yunus (A.S)dan sonra Ninuva şehrini korkunç bir kara duman kaplamıştı. Halkı, derhal ALLAH Tealâ’ya yalvararak tevbe ettiler, yaptıklarına pişman oldular. O duman da üzerlerinden açılıp gitti, başlarına gelecek belalardan kurtulmuş oldular.

Hz. Yunus, tekrar Ninuva’ya gelip bir müddet daha mukaddes vazifesine çalıştı, daha sonra bu şehri terk ederek yalnızca ibadet etmeye çekildiği bir yerde ALLAH’ın rahmetine kavuştu.

Asuriye devleti daha sonra yıkılmıştır. Şöyle ki Medye hükümdarı ile Babil valisi, Ninuva şehrini kuşatarak yakıp yıktılar, Asûriler’in son hükümdarı bu halden son derece üzüldü, aile fertleriyle beraber yaktırdığı büyük bir ateşin içine atılarak yanıp gittiler. Bu şekilde sona eren Asuriye devletinin yerine de “Medye” ve “Geldan” devletleri kurulmuş oldu.

22. ZEKERİYYA ALEYHİSSELÂM

Hz. Zekeriyya, Süleyman (A.S)ın neslinden pek büyük bir zattır. Mescid-i Aksa’da reis idi, kendisine peygamberlik ihsan olunmuştur.

Hz. Zekeriya’nın hanımı “İşa”ın kız kardeşi “Hanne” kocası “İmran”dan “Meryem” adında bir kız doğurmuştu. Evvelce yapmış olduğu adak sebebiyle bu kızını Mescid-i Aksa’nın hizmetine vakfetti, Zekeriyya (A.S) da bunu alıp teyzesi İşa’nın yanına götürdü. Meryem, teyzesinin yanında büyüdükten sonra Mescid-i Aksa’da kendisine tahsis edilen bir odada ibadet ile meşgul oluyordu. Bu pek nezih, iffetli olan kız, koca yüzü görmediği halde ALLAH Teâlâ’nın bir kudret ve hikmeti eseri olarak gebe kaldı, Hz. İsa’yı doğurdu.

Hz. İsa’nın babasız olarak doğmasından dolayı Yahudiler şüpheye düştüler. Babasız çocuk olamaz diyorlardı. Halbuki Adem (A.S)ın hem babasız, hem de anasız olarak yaratılmış olduğuna inanıyorlardı. Hz. İsa’nın da bir yaratılış harikası olduğunu görüp duruyorlardı. Nihayet Zekeriyya (A.S) gibi (ALLAH katında) değeri pek yüce yaşlı bir zata, günahsız bir peygambere iftira ederek yüz yaşında bulunan o ihtiyar zatı şehid ettiler.

Bir rivayete göre Zekeriyya (A.S), oğlu Yahya (A.S)ın şehid edilmesinin ardından şehid edilmiştir.

23. YAHYA ALEYHİSSELÂM

Hz. Yahya, Zekeriyya (A.S)ın oğludur. Onun ihtiyarlığı zamanında hanımı İşa’dan dünyaya gelmiştir. ALLAH Teâlâ’nın azabından son derece korkar, günleri ah çekmek ve inlemekle geçerdi. Daha genç iken kendisine peygamberlik ihsan olundu. Rivayete göre Hz. İsa’dan üç sene veya altı ay evvel doğmuştur, ilk evvel Hz. Musa’nın şeriatıyla âmel ederdi, sonra İncil-i şerif’in Hz. İsa’ya verilmesi üzerine İsa (A.S)ın şeriatıyla âmel etmekle emredilmiştir.

Yahya (A.S), Hz. İsa’nın şeriatıyla âmel etmeye başladığı bir sırada idi ki, İsrailoğulları’nın reisi olan “Hiredus” Musa (A.S)ın şeriatı üzere kendi kardeşinin kızını almak istedi. Fakat Hz. Yahya, İsa (A.S)ın şeriatına göre bu nikâhın, artık caiz olmayacağını bildirdi. Bunun üzerine hırslı reis, gücenip o masum peygamberi henüz otuz yaşlarında iken şehid etti. Bu şehadet, rivayete göre Hz. İsa’nın semaya kaldırılmasından bir sene evvel olmuştur. Bu cinayeti işleyenler, bunun cezasını çekmiş, yurtları harab olmuş, nesilleri kesilip gitmiştir. Ahirette görecekleri azab ise, her türlü korkunç düşüncelerin üzerindedir.

24. İSA ALEYHİSSELÂM

Hz. İsa, Hz. Meryem’in oğludur. Onun doğuşu harikulade bir hadise bulunmuştur, Yahudiler, bunu anlayamadılar, kötü zanna düşerek Hz. Meryem’i cezalandırmak istediler, fakat Hz. İsa, daha beşikte yatar bir çocuk iken ALLAH Teâlâ’nın kudretiyle söze başladı:

“Ben ALLAH’ın kuluyum, bana kitap verdi, bana Peygamberlik verdi, beni her nerede bulunursam bulunayım mübarek kıldı.” (Meryem sûresi:30-31)

dedi. Bu harikayı gören Yahudiler, Hz. Meryem’e taarruzdan el çektiler.

Rivayete göre Hz. İsa, Mescid-i Aksa’ya bir kaç mil mesafede bulunan “Beyt-i Lahm” köyünde yirmidört aralık çarşamba gecesi doğmuştur.

Hz. Meryem, kocaya varmamış, melekler kadar temiz, iffetli bir halde yaşarken sırf ALLAH’ın kudreti ile Hz. İsa’ya gebe kalmıştı. Kur’an-ı Kerim, bunu açıkça beyan buyurmaktadır. Bütün müslümanlar, buna bu şekilde inanmaktadırlar. Büyük yaratıcımızın kudretini düşünenler, onun nice hârikaları meydana getirmiş olduğunu hatırlayanlar, Hz. Adem’in babasız ve anasız olarak yaratılmış olduğunu düşünenler, artık Hz. İsa’nın bu yaratılışını imkansız göremezler, bunu asla inkâr edemezler. Hz. İsa’nın bu harikulade yaratılışını inkâr etmek, Kur’an-ı Mübin’in şahitliğini yalanlamak demektir ki buna hiç bir mü’min cesaret edemez.

Evet... Hz. İsa’nın böyle babasız yaratılmış olduğunu inkâr etmek, ALLAH Teâlâ’nın kudret ve azametini sınırlamak Kur’an’ın açık beyanlarını yorumlamak ve değiştirmek, milyonlarca müslümanların asırlardan beri devam eden sahih inancını bozmak demektir ki, böyle yanlış bir iddiadan, düşünceden ALLAH Teâlâ’ya sığınırız.

İsa (A.S), otuz yaşına girince peygamberliğe ve İncil-i şerif’e nail olmuş, Yahudiler’i irşada çalışmış, kendilerine güzel güzel öğütler vermiş, büyük büyük mucizeler göstermişti. Fakat kendisine pek az kimse iman etmiştir ki, onlara “Havariyyun” denilir, rivayete göre on iki zattan ibarettirler. Hz. İsa’nın bir müddet annesiyle beraber Ürdün’e bağlı “Nâsire” köyünde ikamet etmiş olduğunu, bu sebeple kendisine tâbi olanlara “Nasâra”, dinlerine de “Nasraniyyet” denilmiş bulunduğu rivayet edilmektedir.

Yahudiler, sonunda Hz. İsa’nın hayatına kastettiler, ona benzettikleri bir şahsı tutup Kudüs’te siyaset meydanında darağacına astılar, İsa (A.S) ise, Hak Teâlâ’nın emriyle, kudretiyle göğe kaldırıldı, orada melekiyyet kisvesine büründü. Kendisine “Ruhullah” denir. Babasız olarak bir kudret üfürüşü ile yaratılmış olduğu için bu seçkin unvana nail olmuştur.

Nasâra’nın iddialarına göre Hz. İsa, İskender’in Babil’i ele geçirmesinden üç yüz altmış sene sonra doğmuştur. Bu sırada annesi Hz. Meryem, henüz onüç - onbeş veyahut yirmi yaşında bulunuyordu. Hz. İsa, otuz yaşında Peygamber olmuş, doğduğundan otuziki sene birkaç gün sonra göğe kaldırılmıştır. Hz. Meryem de bundan sonra altı sene daha yaşamıştır.

Fakat İslâm âlimlerinden, muhaddis (hadis alim)lerinden bir kısım zatlara göre İsa (A.S), kırk yaşında iken peygamberliğe nail olmuş, yüz yirmi yaşında iken de göğe kaldırılmıştır.

Hz. İsa’nın hayatına kastetmiş olan Yahudiler, daha sonra cezalarını buldular. Şöyle ki, Romalılar, Kudüs-ü şerif’i zaptederek Mescid-i Aksa’yı yıktılar, kitapları yaktılar, Yahudilerin bir kısmını öldürdüler, bir kısmını da esir ettiler. Bunun neticesinde ne hakikî Museviyet (Yahudilik)ten, ne de hakikî İseviyet (Hıristiyanlık)tan eser kalmadı.

Gerçekten Museviyet gibi İseviyet de asıl kendi mahiyetini kaybetmiş, hiç de yer yüzüne yayılamamıştır.

Gerçi Hz. İsa’nın vasiyeti üzerine Havarilerden bazıları öteye beriye dağılıp Hz. İsa’nın bildirdiği ilâhî dini yaymaya çalışmak istediler. Fakat o zaman dünyanın her tarafı cehalet içinde, kafirlik ve şirk içinde kalmış bulunuyordu. Yahudiler ile putperest olan Romalılar ise, Îsevî (Hıristiyan)ların en büyük düşmanları kesilmişlerdi. İseviyeti kabul edenler, dinlerini gizliyor, gizlice ibadette bulunuyorlardı. Bu sebeple hıristiyanlık, üç yüz sene kadar genişleyemedi, bu müddet içinde de mahiyetini büsbütün kaybetmiş, ilâhî bir din olmaktan çıkmış oldu.

Yahudiler, Hz. İsa’nın hayatına suikastta bulundukları gibi tebliğ ettiği dinine de pek kötü kasıtta bulunmuşlar, içlerinden bazıları İseviyyeti (Hıristiyan)lığı dıştan kabul ederek dost görünmüş, halkın bilgisizliğinden istifade ederek Hz. İsa’nın tebliğatını, talimatını değiştirmiş, Hıristiyanlığı bozmuş, akıl ve hikmete aykırı bir hale getirmişlerdi.

Romalılar ise, Îseviyyete karşı açık bir düşman kesilmişlerdi. Fakat ne olursa olsun din duygusu yaratılıştan vardır, bundan kalbleri, dimağları büsbütün mahrum bırakacak bir kuvvet yoktur. Romalılar, görünüşte hâkim mevkiinde iken İseviyyetin manen mağlûbu oldular, söndürmek istedikleri bir dini parlatmaya hizmet ettiler. Şu kadar var ki hakikî bir din yerine, onun adını taşıyan, Hıristiyanlık da denilen bozulmuş, aslını kaybetmiş bir din yerine geçmiş oldu.

Roma imparatoru Kostantin, Hz. İsa’nın doğumundan üçyüz on sene sonra siyasî bir gaye için Hz. İsa’ya nisbet edilen bozulmuş bir dini kabul etti, bayraklarına haç alâmeti koydu, mağlûp ordusuna kuvvet vermek istedi, hıristiyanlığın yayılmasına bir çok gayretler gösterdi. Kostantin, eski Bizans kasabasının bulunduğu yerde “Kostantiniye = İstanbul” şehrini yaptırıp başkenti Roma’dan buraya nakletmişti. Bu tarihe kadar İncil-i şerif’in asıl nüshaları kaybolmuş, İncil adına havariler ile onların öğrencileri tarafından bir çok risaleler, tarihî kitaplar yazılmıştı. Bunun için hıristiyanların arasında büyük bir ihtilâf vardı. Kostantinin emriyle “İznik” şehrinde ruhanî bir meclis toplandı. Bu meclisin binden fazla üyesi vardı, birçoğu birbirinin dilini anlıyamıyordu. Yüzlerce risalelerden, kitaplardan yalnız dördü bu üyelerin birazı tarafından seçilerek İncil adı ancak bunlara verildi .

Roma imparatorluğu, daha sonra doğu ve batı imparatorluğu adıyla ikiye ayrılmıştır. Bu hükümetler, birbirini kıskanıyordu. Nihayet mezhebçe de ikiye ayrıldı. Roma’da “Rimpapa”ya tâbi olanlara “Katolik” denildi, İstanbul patriğine tâbi olanlara da “Ortodoks”adı verildi. Daha sonra bir de “Protestanlık” meydana çıkmıştır. Bu sebeple bugün İsevî (Hıristiyan)ların başlıca mezhepleri üçtür.

Bunların da bir takım şubeleri vardır. Kısacası İsa (A.S)ın bildirmiş olduğu “ALLAH’ın birliği” inancına dayanan bir din, daha sonra aslını kaybetmiş, renkten renge girmiş, bu dinin mensupları Hz. İsa’ya ve diğer yaratılmışlara (hâşâ) ilahlık derecesi vermişler, mabetlerini resimler, heykeller ile doldurmuşlar, müşriklerin ibadethanelerine benzer bir hale getirmişlerdir.

Milâttan itibaren altı asır geçmiş, cihanın her tarafı cehalet ve sapıklık içinde kalmıştı. Gerek Roma hükümeti ve gerek İran’daki “Sasaniler devleti” ahlâk bozukluğu yüzünden çözülmeye yüz tutmuştu. Bütün milletler arasında dinsizlik, ahlâksızlık yaygınlaşmıştı. Bu, bir “fetret devri = Hz. İsa (a.s) ile Hazreti Muhammet (S.A.V) arasında peygambersiz geçen devre”idi. Artık dünyayı hak ve hakikate davet için, dünyayı ıslah için en büyük ve en son bir Peygamberi zîşanın gönderilmesine ihtiyaç vardı.

Bunun üzerine ALLAH Teâlâ insanlığa lutfetti, kendilerine en büyük Peygamberi ve Habibi olan Hatemü’l- Enbiya (peygamberlerin sonuncusu) Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz Hazretleri’ni gönderdi. Artık insanlık ufuklarını yeni bir hidayet nuru, o ana kadar görülmemiş bir büyüklükle, bir güzellikle aydınlatmaya başlamış oldu. Hakkın en şaşaalı nuru tecelli etti. Doğdu Kur’an güneşi, leyle-i fetret bitti.
 

(Hakkın en parlak nuru ortaya çıktı. Kur’an güneşi doğdu, fetret gecesi bitti.)