İlmihal Kategorileri

Medine-i Münevvere'ye Hicret ve Peygamber Efendimizin Bazı İcraatleri

İSLÂMİYETİN MEDİNE-İ MÜNEVVERE’DE YAYILMASI VE MÜSLÜMANLARIN ORAYA HİCRETLERİ

Medine-i Tahire’nin eski adı Yesrib idi. Oraya Yemen’in Ezd kabilesinden bir cemaat gelip yerleşmişlerdi. Bu cemaatin reisi olan Haris vefat edince Evs ve Hazrec adındaki iki oğlunu bırakmıştı. Bu cemaat fertleri ikiye ayrıldı, bir takımı Evs’e, diğer bir takımı da Hazrec’e tabi oldu. Bu şekilde Medine-i Münevvere’de Evs ve Hazrec adıyla iki kabile türemişti. Daha sonra bunların aralarına şiddetli bir düşmanlık düştü. Daima birbiriyle çarpışıp dururlardı, dünyayı verseler aralarını bulmak, kalblerini birleştirmek mümkün olmazdı. Fakat ne zaman ki aralarında İslâmiyet nurları parlamaya başladı, derhal o eski düşmanlığı unuttular, bu düşmanlık yerine bir sevgi, bir kardeşlik yerleşti. Birbirine bir din bağı ile bağlandılar, birbirlerinin selâmetine, saadetine çalıştılar, eski müşterek düşmanları olan Yahudiler’e üstün geldiler.

İşte müslümanlık, Medine-i Münevvere’de bu iki kabile arasında günden güne süratle yayılıyordu. Ashab-ı Kiram’dan Umeyr oğlu Mus’ab bunlara Kur’an-ı Kerim’i ve İslâm âdabını öğretmek için Medine’i Tahire’ye gönderilmişti. Sonunda reislerinden Sa’d b. Muaz ile “Useyd b. Huzayr da müslüman olunca bu iki kabile arasında müslümanlık nimetine nail olmayan hemen hemen kalmadı.

Mekke-i Mükerreme’deki müslümanlar, müşriklerden tahammül edilemiyecek derecede eziyet görüyorlardı. İkinci Akabe biatından sonra azar azar Medine-i Münevvere’ye gizlice hicrete başladılar. Yalnız Hz. Ömer, Mekke-i Mükerreme’den çıkacağı zaman Kâ’be-i Muazzamayı ziyaret edip orada toplanmış olan müşriklere hitaben: “Siz ne akılsız kimselersiniz ki, taştan, ağaçtan yapılmış şeyleri ma’bud tanıyorsunuz! İşte ben gidiyorum, babasını evlâdsız, evlâdını babasız, karısını kocasız bırakmak isteyenler varsa beni takip etsinler.” diyerek âşikare çıkıp gitmişti.

Medine-i Münevvere’ye hicret eden Ashab-ı Kiram’a Muhacirin denir, Medine-i Tahir’e halkından bulunan Ashab-ı Kiram’a da Ensar denir. Bu zatlar, muhacirlere pek çok yardım etmiş oldukları için bu Ensar ünvanını almışlardır. Hak Teâlâ hepsinden razı olsun.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)İN MEDİNE-İ MÜNEVVERE’YE HİCRETLERİ VE ORADAKİ BAZI KIYMETLİ İCRAATI

Peygamberliğin ondördüncü senesi idi, Mekke-i Mükerremedeki müslümanlar, Medine-i Münevvere’ye hicret etmişlerdi. Mekke şehrinde yalnız Resulü Ekrem (S.A.V) ile mübarek ehli beyti ve Hz. Ebubekir ile Hz. Ali kalmışlardı.

Ashab-ı Kiram’ın böyle Medine-i Münevvere’ye gidip orada bir kuvvet oluşturmaları, Mekke-i Mükerreme’deki gayrimüslimleri düşündürüyordu, Darü’n-nedve denilen bir evde toplandılar, müslümanların en büyük düşmanı olan “Ebu Cehil” adındaki bir şahsın sözüne uydular, Resulü Ekremi öldürmeye karar verdiler. Her kabileden bir şahıs ayrılarak Hz. Peygamberin hâne-i saadeti etrafını geceleyin kuşattılar, uyumalarını bekliyorlardı, suikastta bulunacaklardı.

İşte o gece, Cibril-i Emîn geldi, durumu Resulü Ekrem’e haber verdi ve Medine-i Münevvere’ye hicret için izin verildiğini bildirdi. Nebiyyi zîşan Hazretleri de kendi yatağına Hz. Ali’yi yatırdı, yerden bir avuç toprak alıp dışarda bekleyen müşriklerin üzerlerine saçtı. Hiç birisi görmeksizin aralarından çıkıp gitti. O gece bir yerde kaldı, gündüzün öğle vakti Ebu Bekir Sıddık’ın evini şereflendirdi ve beraberce hicrete izinli olduklarını müjdeledi. ,

Rebiulevvel ayının ilk günleri idi, Peygamber (S.A.V) Efendimiz, Hz. Ebu Bekir ile beraber geceleyin Mekke-i Mükerreme’den çıktılar, oraya bir saatlik mesafede bulunan “Sevr” dağına gittiler, orada “Athal” denilen bir mağarada saklandılar ve o gece orada kaldılar. Mekke müşrikleri, işten haberdar olunca Resulü Ekrem’i takibe koyuldular, her tarafa başvurdular, hattâ bu mağaranın yanına bile geldiler.

Fakat mağaranın kapısına örümcekler derhal ağlarını germiş, güvercinler de gelip oraya yuva yapmış, yumurtlamış olduğundan orada kimsenin bulunmayacağına inanıp geri döndüler. Bu da bir mu’cize demekti. Sonunda Peygamber Efendimiz (S.A.V), muhterem yol arkadaşı ile beraber mağaradan çıktı. Evvelce Abdullah b. Ureykıt adında birisi vasıtasıyla hazırlamış oldukları iki deveden birine Resulü Ekrem ile Hz. Ebu Bekir, diğerine de Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdullah ile azatlısı Âmir b. Füheyre binerek Medine-i Münevvere tarafına yöneldiler, yolda bir çok harikalar zuhur etti.

Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’in Mekke-i Mükerreme’den çıkmış olduğunu haber alan müşrikler, Hz. Peygamber ile Ebu Bekir Sıddık’ı tutup getirecek kimselere yüz deve vereceklerini ilân etmişlerdi. Bu develeri elde etmek için “Beni Müdlic” aşiretinden “Süraka” adında birisi Fahriâlem Efendimizi takibe çıkmıştı, “Kudeyd” denilen mahalde Rasulullaha yetişti, fakat atının ayakları dizlerine kadar yere battı, hareketinin fenalığını anladı, Peygamber-i zişan’dan aman diledi ve bir “amanname” aldı, bu suretle kurtuldu, Mekke-i Mükerreme’nin fethinde de İslâmiyeti kabul etti.

Benî Eslem kabilesinden Büreyde b. Huseyb adındaki bir zat da yetmiş kadar atlı ile Hz. Peygamber (S.A.V)i tutmak sevdasına düştü. Lâkin Resul-ü Ekrem’e kavuşunca fikri değişti, kalbinde iman parlamaya başladı, başından beyaz sarığını çözdü, “Ya Resulâllah! Sizin böyle bayraksız yürümenize gönlüm razı olmuyor, müsaade buyurunuz da bayraktarınız olmak şerefine nail olayım” dedi ve aldığı müsaade üzerine sarığını mızrağının ucuna bağladı. Medine-i Münevvere’ye bir saatlik bir mesafede bulunan Kuba köyüne kadar Resulüllah’ın yanından ayrılmadı. İslâm’ın ilk bayrağı, bu mübarek sarıktır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Medine-i Münevvere’ye teşrif edeceğini Medine’liler işitmişlerdi. Her sabah Medine dışına çıkar, sıcaklar basıncaya kadar beklerdiler. Bir pazartesi günü idi. Resul-ü Ekrem ile mağara arkadaşı olan Hz. Ebu Bekir’in teşrifleri görüldü. Hemen karşılamaya koştular, Kuba köyünde kendilerine kavuştular.

Fahr-i âlem Efendimiz, Kuba’da üç gün kaldı ve meşhur Kuba Mescidini yaptırdı, müslüman cemaati için ilk yapılan Mescid-i şerif budur. Sonra Hz. Ali de arkadan gelip Kuba’da Resul-ü Ekrem’e kavuştu, Ashab-ı Kiram’dan meşhur Selman-ı Farisî de Kuba’ya gelip İslâm ile müşerref oldu.

Resul-ü Ekrem Hazretleri, onaltı Rebiulevvel Cuma günü, sabahleyin müslümanlardan yüz kişi ile Kuba’dan ayrılıp Medine-i Tahire’ye yürüdüler, yolda Ranuna denilen derenin üst tarafına indiler. Şanı yüce Peygamber Efendimiz, orada pek edebi bir hutbe okuyup Cuma namazını kıldırdı. Peygamber Efendimiz’in ilk kıldırdığı Cuma namazı, budur.

Resul-ü Ekrem Efendimiz, o gün Medine-i Münevvere’yi şereflendirdiler. O gün müslümanlar için bayram olmuştu, her ağızdan: “Ya Resulâllah! Safa geldiniz” nidası yükseliyor, her yüzde bir sevinç ışığı parlıyor, parlak parlak manzumeler okunuyor, Ensar-ı Kiram’dan her biri: “Ya Resulâllah! Benim evimi şereflendir” diye yalvarıyordu. Fakat şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, hiç birinin hatırı kalmasın diye “Devemi bırakınız, ALLAH Teâlâ tarafından emredildiği yöne gidiyor, bakalım nerede duracak” buyurdu, mübarek deve de evvelâ Malik b. Neccar’ın evi önündeki boş arsada çöktü, sonra kalkıp beni Neccar’dan Halid Ebu Eyyub el-Ensarî’nin evi önünde çöktü, oradan da kalkıp yine evvelki çöktüğü yere giderek orada durdu.

Resul-ü Ekrem Efendimiz: “İnşaallah, konağımız burasıdır” diyerek Hz. Halid’in evini şereflendirdi ve yedi ay kadar o evde ikamet buyurdu.

Ensar-ı Kiram, her gün Resul-ü Ekrem’i ziyaret eder, nöbetleşe yemek getirir, hizmette bulunurlardı. O müddet içinde adı geçen boş arsa on miskal (yaklaşık 45 gram) altına satın alınarak üzerinde bir mescid-i şerif yapıldı. Bugün pek mamur olan Mescid-i Nebevi işte bu mübarek mescittir. Bunun çevresinde yapılan odalar tamamlanınca Resul-ü Ekrem Hazretleri bunlara taşındı, Mekke-i Mükerreme’de kalmış olan müminlerin annesi Hz. Sevde ile Peygamberimizin diğer ehli beyti de Medine-i Münevvere’ye getirtildi. Artık Medine-i Tahire bu mübarek zatların ikinci vatanları olmuştu. Müslümanlarca kabul edilmiş olan hicri tarih, Peygamber Efendimiz’in Medine-i Münevvere’ye hicret buyurdukları senenin Muharrem ayından başlar. Bu tarihten itibaren müslümanlar için pek parlak bir ilerleme ve gelişme devresi başlamış oldu.

Mescid-i Nebevi yapıldıktan sonra Ashab-ı Kiram toplanıp beş vakit namazı cemaatle kılmaya başlamışlardı. Fakat namaz vakitlerini ilân lâzım geliyordu. Başka milletlerin boru çalmak, çan çalmak, yüksek bir yerde ateş yakmak gibi kabul etmiş oldukları manâsız alâmetler, İslâmiyete yakışmazdı. Bir aralık Hz. Ömer’in teklifiyle: “Es-salâte camiaten = Haydin cemaatle namaz kılmaya” diye nida olundu.

Sonunda Ensar-ı Kiram’dan Abdullah b. Zeyd’e rüyasında bildiğimiz şekilde ezan öğretildi. Hz. Ömer de böyle bir rüya gördü, Resulü Ekrem Efendimiz, bunu işitince: “İnşaALLAH bu rüya haktır, namaza böyle davet olunmalıdır.” diye emretti. Sonra bu rüya, ilâhî vahiyle de onaylandı. Artık namaz vakitleri bu şekilde ilan edilir oldu. Yeryüzünde namaz vakitleri başka başka saatlere tesadüf ettiğinden hiçbir saat yoktur ki, Ezan-ı Muhammedi okunmasın, bu vesile ile ALLAH’ü Teâlâ’nın birliği, büyüklüğü, Peygamberimizin risaleti, namazın dünya ve ahiret kurtuluşuna sebep olduğu bütün insanlık âlemine yüksek bir sesle ilan edilmiş olmasın.

Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’in ilk müezzini, Bilâl-i Habeşî'dir. Ebu Mahzûre Semure ile Amr b. Ümmü Mektum ve Sa’dül-karaz da Efendimiz’in müezzinlerindendir. (R.Anhüm.)