İlmihal Kategorileri

Kaza ve Kader, İnsanların Mesulliyetine Mani Değildir

       Kaza ve kader, insanların iradelerine, kudretlerine ve çalışıp kazandıkları şeylerden mesul olmalarına mani ve aykırı değildir.

       Şöyle ki, ALLAH Teâlâ, insanlara bir kudret, bir irade vermiştir. Bir insan kendi kudretini, iradesini bir işe sarfeder, buna "Kesb" denir. Hak Teâlâ da dilerse o işi, o insanın isteğine göre yaratır. Bu da bir kazadır, bir yaratmadır. Bu sebeple insanın bu kesbi, kendi tercihi ile, kendi cüz'i iradesi ile olduğundan bunun mahiyetine göre mesul olması lâzım gelir. Yoksa: "Ne yapayım kader böyle imiş" diye kendisini mesuliyetten kurtulmuş sayamaz.

       Bununla beraber bir insan, bir işi yapacağı zaman kaderin nasıl olduğunu bilemez, kendi düşüncesine, arzusuna göre hareket eder. Artık nasıl ortaya çıkacağını evvelce bilmediği bir kadere kendi işini dayandırarak kendisini bunun mesuliyetinden beri görmeye hakkı olamaz.

       Bir insanın kendisini her türlü kudretten, iradeden mahrum görmesi bir "Cebr (zorlama) akidesi" dir ki, asla doğru değildir. Bizim işlerimizden bir kısmı, bizim irademize bağlıdır. Meselâ, ellerimiz bazen bir sıtma sebebi ile titrer, bazen de bunları kendimiz titretiriz. Şimdi bu iki titreyiş arasında fark yok mudur? Elbette vardır. İşte birinci titreyiş cebrîdir, ikinci titreyiş ise iradeye bağlıdır.

       Cebr iddiasında bulunanlar, çok kere bu iddialarını kendileri bozarlar. Meselâ, bir kimse kendilerine bir tokat vursa hemen kızar, karşılık vermeye kalkışırlar. Halbuki kendi iddialarına göre o kimseyi mazur görmeleri lâzım gelirdi. Çünkü onun bu tokadı vurması bu iddiâya göre bir kader icabıdır. O kimse bu hususta mecburdur, mesuliyetten beridir. Bir de cebr iddiâsına kalkışanların kendi inanışlarına göre güzel amellerinden dolayı ALLAH Teâlâ'dan bir mükafat beklememeleri lâzım gelir. Zira o ameller de bir kader neticesidir, onları da yaratan ALLAH Teâlâ'dır. Kötü amellerinin mes'uliyetini kabul etmedikleri halde iyi amellerinden mükâfat beklemeye ne hakları olabilir?

       Bilakis insanın kendisindeki kudrete, iradeye büyük bir kıymet verip her işini tek başına kendisinin başardığına, meydana getirdiğine inanması da "Kaderiye mezhebi" ne sapmaktır ki, bu da doğru değildir. Bu halde insan, kendisini bir çeşit yaratıcı sanmış, ALLAH'ımıza mahsus olan bir sıfatı takınmaya cüret göstermiş olur.

       Kısacası, insan kazanıcıdır, kazanır. ALLAH Teâlâ da yaratıcıdır, yaratır. Bu dünya bir imtihan âlemidir. Hak Teâlâ insanlara hikmeti gereği bir kudret, bir güç kabiliyet vermiştir. Bundan dolayı da insanı mükellef ve mesul tutmuştur. İnsan, Kerîm mâbudunun bir ihsanı olan bu kudretini hayra sarf ederse hayra erer, şerre sarf ederse şerre düşer.

       Bu sebeple insanların vazifeleri, kendi hayatlarını kurtarmak, kendilerine pek nuranî bir istikbal temin etmek için gerek dünyaya ve gerek ahirete ait işlerini güzelce yapmaya çalışmaktır. Yoksa, "Kaza ve kader ne ise o meydana gelir" diye bu çalışmayı terk etmek caiz olamaz, İslâm dini tembelliğe, miskinliğe izin vermez.

Necm Suresi 39

"İnsan için ancak çalışıp gayret ettiği şey vardır." (Necm Suresi 39)