İlmihal Kategorileri

Her Müslüman İçin Öğretim ve Öğrenimin Lüzumu

HER MÜSLÜMAN İÇİN ÖĞRETİM VE ÖĞRENİMİN LÜZUMU

       İlim tahsil etmek, esasen her müslüman erkek ve kadın için bir vazifedir. Şöyle ki, her müslüman için mükellef olduğu dinî vazifeleri yapabilecek, hak ile batılı, helâl ile haramı ayırt edebilecek miktar bilgi sahibi olmak farz olan bir vazifedir. Çünkü hadis-i şerifte:

“İlim öğrenmek her müslüman kadın ve erkek üzerine farzdır.” (İbn-i Mace: Mukaddime: 17)

buyurulmuştur.

       Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim tahsil etmek de bir sünnettir, bir ibadettir. Bundan fazlasını bir kemal “dini olgunluk”, bir zînet olmak üzere tahsil etmek de mubahtır. Başkalarına karşı öğünmek, kibirlenmek ve başkaları ile mücadele etmek, tartışmak için ilim tahsil etmek ise, mekruhtur.

       İlim tahsil etmek, esasen gerek fertler için ve gerek toplum için lâzımdır. Bu bir zarurettir. Bu zaruret miktarı ilim tahsili, bir İslâm toplumunun bütün fertlerinin yapması gerekli olan dini bir vazifedir. Şu kadar var ki ilimlerin bir kısmı, her fert için mutlaka lâzım olduğundan bu kısmın tahsili bir farzı ayındır, bununla her fert mükelleftir. Bir kısmı ise, her fert için değil, toplum hayatı için vazgeçilmez olduğundan bunun tahsili de bir farzı kifayedir. Tıp, matematik, harp ilimleri gibi. Bu ilimleri herkes tahsil edemez. Bunlar ile toplumun bazı fertleri meşgul olabilirler. Bu halde bunları bir kısım fertler tahsil edince farz olan bu vazife yerine getirilmiş olur. Fakat bunlar ile İslâm toplumunu teşkil eden fertlerin hiç biri meşgul olmazsa, o toplumun bütün fertleri ALLAH katında mesul olurlar.

       İslâm dininde ilim, pek kıymetli bir şeydir. İlim, bir nurdur, bir hayattır, bir toplumun yaşamasına, yükselmesine sebeptir. Cehalet ise, bir karanlıktır, bir ölümdür, bir felâkettir. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz Lokman Hekim’in oğluna şöyle bir öğüt vermiş olduğunu hikâye buyurmuştur:

“Oğulcağızım! Alimlerin meclislerine devam et, hikmet sahibi kimselerin sözlerini dinle. Çünkü ALLAH Teâlâ, yer yüzünü ince yağmur ile dirilttiği gibi, ölü bir kalbi de şüphe yok ki hikmet nuru ile diriltir.” (Muvatta; İlim:1; No:1940; 1/478. Taberani, el-Mu'cemul Kebir; No: 7810; 8/199. Deylemi, Firdevs; No:4550; 3/196.)

       Müslümanlıkta her meslek erbabı için o meslekle alakalı dinî meseleleri bilmek bir vecibedir, mühim bir vazifedir. Meselâ, ticaretle uğraşacak kimseler için bu hususta dinen caiz, helâl olup olmayan şeyleri ilk evvel öğrenmek lâzımdır. Taki muamelelerinde gayrimeşru birşey bulunmasın.

       Müslüman hanımlar, abdest, namaz, oruç gibi dinî hususlara ait bir kısım meseleleri ya kocaları, mahremleri, vasıtalarıyla öğrenirler veya kocalarının rızalarıyla arasıra bir ilim meclisine giderek öğrenmeye çalışırlar. Fakat kocalarının rızaları olmadıkça bir ilim meclisine çıkıp gidemezler.

       Şu kadar var ki, bir kadına dinî bir meseleyi öğretmek vazifesi yüz gösterdiği takdirde bakılır: Eğer kocası bu meseleyi çözer veya ehlinden öğrenip kendisine bildirirse, maksat hasıl olmuş olur. Fakat kocası bunu halledemez ve sorup öğrenmekten de çekinir ise, kadın, o meseleyi gidip ehlinden öğrenmek selâhiyetine sahip bulunur. Yeter ki İslâm âdabına uygun bir tarzda hareket etsin .

       İlim sahasında hakka yardım için, bir hakkın açıklanmasına yardım için, ilmî bilgilerin artmasını temin için yapılan ilmi tartışmalar, münazaralar caizdir. Bunlar ibadetten sayılır. Fakat bir müslümanı kahretmek, mahcup etmek ve üstünlük taslamak için bir mala, bir alakaya nail olmak için yapılacak tartışmalar, tenkitler haramdır, ahlâka muhaliftir.

       İlim sahasında “Mira” ve “mücadele” denilen şey, asla caiz değildir. “Mira” başkasının ifadelerinin lâfzında veya mânasında görülen bir noksandan dolayı hemen itiraz etmektir, bu itiraz, kendini görmekten, kendisini göstermekten ileri gelir. Bu sebeple söylenilen bir sözü hemen düzeltmeye kalkışmamalıdır. Ancak dini bir fayda için olursa o takdirde yumuşaklıkla nezaketle hareket edilmelidir. Bir hadîs-i şerîfte:

“Kul, haklı olduğu halde bile mirayı = faydasız tartışmayı terk etmedikçe, imanın hakikatini tamamlamış olmaz.” (Beyhaki, Şuabu’l-İman; No: 5244-5245. 4/317)

buyurulmuşlur.

       Hak bir şeyde, bile bile inatçı olmak ve kibirlilik göstermek de asla caiz değildir. Öyle bir hal, riyadan, kinden, hased ile hırs ve açgözlülükten ileri gelir ki, insan için pek büyük bir eksikliktir.

"Hak, kabul edilmeye daha lâyıktır."