İlmihal Kategorileri

Cuma Namazı, Cuma Namazının Farz Olmasının ve Edasının Şartları

CUMA NAMAZI

       Cuma, müslümanlarca bir bayram günüdür, bu mübarek günde müslümanlığın varlığı, birliği, güzellikleri açıkça ortaya çıkar. Bu hayırlı günde mükellef olan müslümanlar, camilerde mescitlerde toplanırlar, okunacak hutbeleri dinleyerek istifade ederler. Hep birlikte cuma namazını kılarlar, sonra ya başka ibadetlerle meşgul olur veya birbirini ziyaret ederler, yahut günlük işleriyle uğraşmaya tekrar başlarlar.

Bir hadis-i şerifte buyruluyor ki:

"Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, Cuma günüdür. Adem (A.S.) o gün yaratılmış, o gün cennete konulmuş, o gün cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de ancak Cuma gününde kopacaktır."

(Müslim; Cuma:5; No:854; 2/585. Tirmizi; Cuma:1; No:488; 2/359)

Bütün bu hâdiseler ise bir nice hayırları, hikmetleri toplamaktadır.

       Resul-ü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, hicreti seniyyeleri esnasında Medine-i Münevvere'ye yakın bulunan "Salim ibni Avf" yurdunda "Rânuna" denilen vadi içerisinde "Benî Salim mescidi"nde ilk Cuma hutbesini okumuş, ilk Cuma namazını kıldırmıştır.

       Cuma namazının vakti, tam öğle namazının vaktidir. Cuma namazı için minarelerde ezan okunur, camiye gidilince evvelâ tam öğle namazının sünneti gibi dört rekat Cuma'nın ilk sünneti kılınır, daha sonra cami-i şerif içinde bir ezan daha okunup minberde cemaate karşı bir hutbe okunur, bu hutbeyi müteakip ikamet alınarak Cuma'nın iki rekat farzı cemaatle aşikare okuyuşla eda olunur. Bu farzdan sonra da yine öğlenin ilk dört rekat sünneti gibi Cuma'nın son dört rekat sünneti kılınır, bundan sonra da "Zuhri âhir" adıyla dört rekat daha namaz kılınır ki, buna dair ileride malûmat verilecektir. Bunu müteakip de "vaktin sünneti" niyeti ile tam sabah namazının sünneti gibi iki rekat namaz daha kılınır.

       Kendilerinde Cuma'nın farz olmasının şartları bulunan kimseler için iki rekat Cuma namazı farzı ayn'dır. Cuma namazının diğer namazlardaki şartlardan başka kendisine mahsus on iki şartı daha vardır. Bunların altısı, vücub'unun, yani farz olmasının, diğer altısı da edasının şartlarıdır.

CUMANIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI

       Cumanın bir şahsa farz olması için aşağıda yazıldığı şekilde altı şart vardır:

       1. Erkek olmaktır. Bu sebeple Cuma namazı, erkeklere farz olup kadınlara farz değildir.

       2. Hürriyettir. Bunun için Cuma namazı, kölelere farz değildir. Mükâtep denilen (yani bir bedel karşılığında azat edilmek üzere efendisiyle bir anlaşma yapmış olan) köleler ile, kısmen azat edilmiş olan kölelere ise farzdır.

       3. İkamettir. Bu sebeple şer'an müsafir sayılan kimselere Cuma namazı farz değildir. 

       4. Sıhhattir. Bu sebeple hasta olup Cuma namazına çıktığı takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimseye Cuma namazı farz değildir.

       Yürümekten âciz bulunan çok yaşlı kimseler de bu hükümdedirler. Hasta bakıcılığı da bunun gibidir. Şöyle ki hasta bakıcısı, camiye gittiği takdirde hastanın zayi olacağından korkulursa, kendisine cuma namazı farz olmaz.

       5. Gözlerin selâmetidir. Bu sebeple Cuma namazı, kör olanlara farz değildir, hatta kaidleri, yani ellerinden tutup götürecek kimseleri bulunsa bile. Bu İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre kaidleri bulunan körlere Cuma namazı farzdır.

       6. Ayakların selâmetidir. Bu sebeple kötürüm veya ayakları kesilmiş olan kimselere cuma namazı farz değildir, hatta kendilerini yüklenecek kimseleri bulunsa bile.

       Düşman korkusu, şiddetli yağmur, fazla çamur ve benzeri şeyler de cuma namazına gidilmemesini mubah kılacak mazeretlerdendir.

       Bununla beraber kendisinde bu altı şart bulunmayan bir kimse, meselâ bir kadın veya bir kör her ne kadar kendisine Cuma namazı farz değilse de, camiye gidip cemaatle cuma namazını kılacak olsa, vaktin farzını eda etmiş olur, artık o günün öğle namazını ayrıca kılmakla mükellef olmaz.

CUMANIN EDASININ ŞARTLARI

       Cumanın edası için de aşağıdaki şekilde altı şart vardır.

       1. Cuma namazını, veliyyülemr'in veya vekilinin kıldırmasıdır. Şöyle ki Cuma namazını ya en büyük veliyyülemr veya onun izniyle diğer bir şahıs kıldırmalıdır. Veliyyülemr veya onun izin vereceği bir şahıs bulunamayan bir yerde, meselâ dar-ı harp'te müslüman cemaatin seçmeleriyle içlerinden biri Cuma namazını kıldırabilir.

       Hutbe okumaya izin, namaz kıldırmaya da izindir. Aksi de böyledir. Bunlara izni bulunan kişi, bir özrü olsun olmasın yerine başkasını vekil tayin edebilir. Hatta böyle vekil tayin etmesi için kendisine izin verilmiş olmasa bile. Fakat hatib'in huzurunda izni alınmaksızın başkasının hutbe okuması caiz olmaz.

       2. İzn-i âm'dır. Yani muayyen bir yerde, bir cami-mescitte müslümanların toplanıp Cuma namazını kılmaları için veliyyülemr tarafından müsaade edilmiş olmalıdır. Muayyen bir cemaat, böyle bir caminin kapısını kapayarak yalnız kendi başlarına cuma namazını kılmak isteseler, namazları caiz olmaz. Fakat mescidin kapısı açık bırakılarak insanların gelmesine izin verildiği halde başkaları gelmese de namazları caiz olur.

       3. Vaktin devamıdır. Şöyle ki Cuma namazını kılabilmek için öğle vakti henüz devam etmekte olmalıdır. Bu vakit çıktı mı artık cuma namazı ne eda ve ne de kaza şekliyle kılınamaz. O günün öğle namazı da kılınmamış ise yalnız onu kaza lâzım gelir.

       Daha cuma namazı kılınmakta iken vakit çıkacak olsa, yeniden öğle namazını kaza olarak kılmak icap eder.

       (İmam Mâlik'e göre cuma namazı, öğle vakti çıktıktan sonra da kılınabilir. İmam Ahmed'den bir görüşe göre de cuma namazı, zeval (öğle) vaktinden evvel de kılınabilir.)

       4. Cemaat bulunmasıdır. Şöyle ki Cuma namazı için cemaatin en az miktarı imamdan başka üç kişidir. İmam Ebu Yusuf'a göre imamdan başka iki kişidir.

       (İmam Mâlik'ten bir rivayete göre otuz, İmam Şafiî ile İmam Ahmed'in en kuvvetli rivayetine göre de kırk kişidir.)

       Cemaatin akıllı ve erkek olması ve İmam-ı A'zam'a göre hiç olmazsa birinci secdeye kadar hazır bulunması da şarttır. Bu sebeple yalnız kadınların veya çocukların veya birinci secdeden evvel dağılan kimselerin bulunması ile cuma namazı kılınamaz. Cemaatin bulunması, İmameyn'e göre iftitah tekbirine kadar, İmam Züfer'e göre de ka'dede teşehhüt miktarı duruncaya kadar lâzımdır. Cemaat bundan evvel dağılacak olsa, geri kalan bir veya iki kişinin öğle namazını kılması icap eder.

       Fakat cemaatin mukim veya hür olmaları şart değildir. Hattâ seferi veya köle olan bir müslümanın cuma namazında imam olması bile sahihtir.

       5. Cumanın farz olan namazından evvel hutbe okunmasıdır. Şöyle ki vaktin girmesinden sonra bir cemaatin huzurunda bir hutbe okunması lâzımdır. Bu sebeple hutbe okunurken cemaat bulunmayıp da, daha sonra namazda bulunacak olsa, namazları caiz olmaz.

       Cemaatin hutbeyi işitmeleri şart değildir. Sadece hazır bulunmaları kâfidir. Hutbe esnasında bir mükellef erkeğin, hatta seferi olsa bile, bulunması da kâfi görülmektedir.

       Cuma hutbesinin rüknü, İmam-ı A'zam'a göre ALLAH Teâlâ'yı zikretmekten ibarettir. Bu sebeple hutbe niyeti ile yalnız "Elhamdülillâh" veya "Sübhanellâh" veya "lâ ilâhe illALLAH" denilecek olsa, yeterli olur. İmameyn'e göre ise hutbe denilecek derecede uzunca bir zikirden ibarettir. Bunun da en az mertebesi, tahiyyat miktarı hamd ve salevât ile müslümanlara duadır.

       Hutbenin vacipleri, hatibin taharet üzere olması, avret yerlerinin örtülü bulunması ve hutbeyi ayakta okumasıdır.

       Hutbenin sünnetleri de hutbeyi iki kısma ayırmak, bunların arasında bir tesbih veya üç âyet okunacak kadar oturmaktır. Bunun için buna "iki hutbe" denir. Bununla beraber bu iki hutbeden her biri hamdı, kelime-i şahadeti, salât-ü selâmı bulundurmalı ve birinci hutbe, bir âyeti kerimenin okunmasıyla bir nasihatı, ikinci hutbe de ehl-i iman hakkında duayı ihtiva etmelidir. Ve bu ikinci hutbede, hatibin sesi birinci hutbedekinden daha aşağı bulunmalıdır. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir.

       Her iki hutbeyi de pek uzatmamak sünnettir. Hatta hutbeyi Tıval-i mufassal'dan, yani "Hücurat suresi" ile "Buruc suresi"ne kadar olan surelerin herhangi birinden uzunca okumak, bilhassa kış mevsiminde mekruhtur. Cemaati nefret ettirmek doğru değildir. Cemaatin çok acele işleri olabilir. Onları camide fazla tutmak, cuma namazına devamlarına mani olacağından mahzurlu olmaktan uzak olamaz. Hatip olan zat, bunları düşünmelidir, sözlerinin sonu, evvelini unutturacak, kıymetten düşürecek derecede hutbesi uzun bulunmamalıdır. Hutbelerin kısa, fakat derli toplu, faydalı bir tarzda bulunması, hatibin ehliyet, kabiliyet ve faziletine delildir. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

       "Namazının uzun, hutbesinin kısa olması, kişinin fekahetinden (derin dini bilgisinden) bir alâmettir. Artık namazı (cemaate ağır gelmeyecek derecede) uzatınız, hutbeyi de kısaca okuyunuz, şüphe yok ki bazı sözler vardır ki, bir sihir gibi kalpleri etkiler." (A.b. Hanbel: No:17853; 4/263 Dârimi; No:1556; 1/440) 

       İşte hutbeler de belâgatı ile, yüksek manası ile ruhları kendisine cezb edecek bir halde bulunmalıdırlar.

       Ashab-ı Kiram'dan rivayet olunuyor ki, Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimizin namazı da, hutbesi de orta bir halde olup ifrat ve tefritten, yani pek kısa ve pek uzun olmadan beri idi. Nitekim bir rivayet şöyledir:

"Cabir bin Semure (R.A)dan şöyle dediği rivayet olunmuştur:

Ben Rasulullah (S.A.V) ile beraber Cuma namazını kılardım. O’nun namazı da, hutbesi de orta bir halde idi." (Müslim; Cuma:13; No:866; 2/591, Tirmizi; Cuma:12; No:507; 2/381)

       Hatip, ezan okununcaya kadar minberde oturur, sonra ayağa kalkar, gizlice Euzü-Besmele okuyarak, açıkça hamdü senada bulunur, hutbesini cemaate karşı okur. Savaş yoluyla alınmış olan bir beldede hatib, sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbesini okur, bu vaziyet, İslâm'ın azametini, İslâm mücahitlerinin dayandıkları kuvveti hatırlatır, milletin cesaretini artırır. Hutbe bitince ikamet alınır. Bunlar da hutbenin sünnetleri olmaktadır.

       Hatibin hutbe sünnetlerine riayet etmemesi veya hutbe esnasında dünya lakırdılarında bulunması mekruhtur.

       6. Cuma namazının bir beldede veya belde hükmünde bulunan bir yerde eda edilmesidir. Beldeden maksat, valisi, hâkimi, yolları, mahalleleri bulunan herhangi bir şehirdir. Bir beldeye bitişik olup asker toplamak, at bağlamak, silâh atmak, cenaze namazı kılmak, ölüleri defnetmek gibi beldenin menfaatleri için hazırlanmış olan sahalar da belde yerindedir. Bunlara "Fina-i belde" denir.

       Bu sebeple bir belde camilerinde cuma namazı kılınabileceği gibi böyle bir sahada da kılınabilir. Vaktiyle şehirlerin böyle dışarısında birer "Namazgah" bulunurdu, ahalî cuma ve bayram günlerinde oralarda toplanarak namazlarını kılar, müslümanların birliğini, kudretini, hakka bağlılığını göstermeye çalışırlardı. Hattâ İmam-ı A'zam'a göre bir beldede yalnız bir cami-i şerifte veya musallada cuma namazı kılınır, birden fazla yerlerde kılınmaz.

       Fakat İmam Muhammed'e ve İmam-ı A'zam'dan diğer bir rivayete göre cuma namazı bir beldede bulunan birden fazla camilerde kılınabilir. En sahih olan da budur. Nitekim uygulama da bu şekildedir.

       İmam Ebu Yusuf'tan bir görüşe göre bir şehirde ancak iki yerde cuma namazı kılınabilir. Diğer bir görüşe göre de aralarında bir ırmak bulunmadıkça iki yerde bile kılınamaz.

       Cuma namazının birden fazla yerlerde kılınmasını caiz görmeyenlere göre bir beldede kılınan birden fazla cuma namazlarından hangisine daha evvel tekbir alınarak başlanılmış ise o sahih olmuş, diğerleri sahih olmamış olur. İşte böyle bir ihtilâftan kurtulmak içindir ki, cumanın dört rekat son sünnetinden sonra "Zühr-i ahir" niyeti ile dört rekat namaz daha kılınmaktadır. Şöyle ki, "Vaktine yetişip henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazına" diye niyet edilip tam öğle namazının dört rekat farzı veya dört rekat sünneti gibi dört rekat namaz kılınır. Daha iyi olan, sünneti gibi kılmaktır. Çünkü eğer cuma namazı sahih olmamış ise bu dört rekat ile o günün öğle namazı kılınmış olur. Son iki rekatında Fatiha’ya ilave edilen sure veya bir miktar ayeti celile bunun sahih olmasına zarar vermez. Ve eğer cuma namazı sahih olmuş ise bu dört rekat kazaya kalmış bir öğle namazı yerine geçer. Kazaya kalmış böyle bir namaz bulunmayınca da bir nafile namazı olmuş olur.

       Kısacası bu şekilde kılınması ihtiyata uygun olduğundan alimlerin çoğunluğu tarafından güzel görülmüştür. Hattâ Şafiî ulemasından bir çokları da bunu uygun görmektedirler. Çünkü İmam Şafiî'ye göre de bir beldede ilk kılınmaya başlanan cuma namazı muteberdir, diğerleri muteber değildir. O halde cuma namazına sonra başlamış olanların öğle namazını kılmaları icap eder.

       Bununla beraber bu içtihadi bir mesele olduğundan İmam Şafiî Hazretleri, Bağdat'ta birden fazla camilerde cuma namazının kılındığını görmüş olduğu halde buna itiraz etmemiştir.