İlmihal Kategorileri

Cenaze Namazları, Cenazeleri Kabre Kadar Götürmek ve Defnetmek

CENAZE NAMAZLARI

       Temizlenmiş, ön tarafta hazırlanmış müslüman bir ölü için müslümanların abdestli ve kıble tarafına yönelmiş olarak cenaze namazı kılmaları bir farz-ı kifayedir.

       Cenaze namazının şartı niyettir. Bu niyette ölünün erkek veya kadın, oğlan veya kız çocuğu olduğu tayin edilir. İmam olan şahıs, ALLAH Teâlâ rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek namaza başlar, imamlığa niyet etmesi lâzım gelmez. Hatta, cemaat arasında kadınlar da bulunsa bile.

       Cemaattan her biri de ALLAH rızası için o cenaze namazını kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya niyet eder.

       Ölü, erkek ise "şu erkek için" kadın ise "şu kadın için" diye duaya niyet edilir. Çocuklar hakkında da o şekilde niyet edilir. Cemaattan biri, ölünün erkek mi, kadın mı, büyük mü, küçük mü olduğunu bilmediği takdirde, imamın namaz kılacağı ölüye imam ile beraber namaz kılmaya ve dua etmeye niyet eder.

       Cenaze namazının rukûnları, kıyam ile tekbirdir. Sünnetleri de sena ile salât ve selâmdan ve ölü ile diğer müslümanlara duadan ibarettir. Duanın rükün olduğu görüşünde olanlar da vardır. Şöyle ki, cenazeye karşı ve kıbleye yönelerek saf bağlanır, niyet edilir, imam olan şahıs ellerini kaldırarak aşikare  "ALLAH'ü ekber" diye tekbir alır, ellerini namazda olduğu gibi bağlar, cemaat de gizlice tekbir alarak ellerini bağlarlar. Bu tekbir, bir yönden bir rükün, diğer bir yönden de bir şarttır. Bu tekbiri müteakip imam da cemaat da gizlice:

"Sübhanekellahümme ve bihamdike ve tebarakesmüke veteâlâ ceddüke ve celle senaüke velâ ilahe ğayruk"

diye okurlar, sonunda ellerini kaldırmaksızın, "ALLAHü ekber" diye aşikare tekbir alır, cemaat da ellerini kaldırmaksızın gizlice tekbir alırlar. Bu defa da gizlice; "ALLAHümme salli… ve barik…" okurlar, tekrar aynı şekilde "ALLAH’ü ekber" diye tekbir alırlar. Bu defa da ölüye ve diğer müminlere gizlice dua edilir, bunu müteakip de yine"ALLAH’ü Ekber" denilip tekbir alınır, daha sonra evvelâ sağ tarafa, sonra da sol tarafa aşikare, cemaat da gizlice selâm vererek namazı bitirmiş olurlar.

       Bu vacip olan selâm ile ölüye, cemaate ve imama selâm verilmesine niyet edilir. Bazı alimlere göre bu selâm ile ölüye niyet edilmez.

       (Cenaze namazında Fatiha’yı şerife okunması, Şafiiler'ce bir rukûndur. İlk tekbirden sonra okunması daha faziletlidir. Hanbelîler'ce de bir rukûndur, birinci tekbirden sonra okunması vaciptir. Malikîler'e göre ise tenzihen mekruhtur.)

558- Erkek cenaze namazında şöyle dua edilmesi rivayet edilmiştir:

"ALLAHümme'ğfir li-hayyina ve meyyitina ve şahidina ve gaibina ve zekerina ve ünsânâ ve
sağîrina ve kebîrina. ALLAHümme men ahyeytehû minna fe ahyihî ale'l-İslâm ve men teveffeytehu
minna fe teveffehû ale'l-iman ve husse hâze'l-meyyite bir'revhi ver'rahati vel'mağ-fireti verrıdvan,
ALLAHümme in kâne muhsinen fezid fî ihsanihî ve in kâne müsîen fe tecavez anhü ve lakkıhil'emne ve'lbüşra
ve'l-keramete vez'zülfa bi rahmetike yâ erhamerrahimîn"

"ALLAH'ım! Bizim dirilerimizi ölülerimizi, burada hazır bulunanları ve bulunmayanları,
erkeklerimizi, kadınlarımızı, küçük ve büyük günahlarımızı af ve mağfiret buyur.
Ey ALLAHım! Bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat, bizden öldürdüklerini iman üzere öldür.
Bilhassa bu ölüyü kolaylığa, rahata, mağfirete ve rızana erdir.
Ya Rabbi! Eğer bu ölü, iyi kimse ise iyiliğini artır ve eğer yaramaz bulunmuş ise affet, kendisine
emniyet, müjde, iyilik ve yakınlık nasip buyur, rahmetinle ey erhamerrahimin."

       Ölü, erkek çocuk veya doğuştan deli ise:

"Ve men teveffeytehu minna fe teveffehû ale'l-iman" cümlesinden sonra:

"ALLAHümmec'alhü lena ferata, ALLAHümmec'alhü lena ecren ve zuhrâ. ALLAHümmec'alhü lena şâfian müşeffeâ."

"Ey ALLAHım! Onu bize önden gönderilmiş bir ecir kıl. Ya Rabbi! Onu bize bir sevab, bir ahiret azığı kıl, onu bizlere şefaatçi ve şefaati kabul edilmiş kıl."

diye dua edilir.

       Ölü, kadın olunca müennes (dişilik) zamiri ile dua edilir, meselâ: "ve hussa haza'l meyyite" yerine "ve hussa hazihi'l meyyitete" denir. "ALLAHümme in kâne muhsinen …" yerine "ALLAHümme in kânet muhsineten fezid fî ihsaniha…" denir. Kız çocuğu ise "ALLAHümmec'alhü..." yerine: "ALLAHümmec'alha lena ferata. ALLAHümmec'alha lena ecran ve zuhra. ALLAHümmec'alha lena şafiaten müşeffeaten." denir.

       Cenaze hakkında rivayet edilen bu duaları bilmeyenler, kolaylarına gelen başka münasip duaları okuyabilirler.

       Meselâ: "Rabbena âtina fi'd-dünya haseneten…" ayet-i kerimesini okusalar yeterli olur.

"ALLAHümme'ğfirli ve li'l-meyyiti ve li-sâiri'l-müminine ve'l-mü'minat."

"Ey ALLAH'ım! Beni ve bu ölüyü ve diğer kadın erkek bütün müminleri mağfiret eyle."

diye de dua edebilirler.

       Cenaze namazının asıl rüknü olan tekbirler (tarif edildiği şekilde) üçtür. İlk tekbir ile beraber toplamı dört etmiş olur. İmam bir beşinci tekbir daha alacak olsa, cemaat buna iştirak etmez.

       Cenaze namazında cemaat şart değildir. Yalnız bir müslüman erkeğin veya bir kadının kılması ile de bu farz yerine getirilmiş olur. Cemaat ile kılındığı halde imamlığa öncelikli olan, idareci durumunda olan şahıslardır. Bunlardan sonra Cuma namazını kıldıran imam, sonra da iyi hal sahibi olan mahalle veya kabile imamı, daha sonra da ölünün varislerinin sırası üzere velisi bulunan kimselerdir.

       Bir veli, namaz kıldırmak için sıra kendisine gelmiş olunca, başkasına izin verebilir. Dereceleri önce olan şahıslardan başkası velinin izni olmadıkça namazı kıldıramaz, kıldıracak olsa, veli de yeniden namazı kılar ve başka bir cemaata kıldırabilir. Fakat başkası yeniden kıldıramaz ve dereceleri müsavi velilerden biri kıldırınca veya kıldırmasına izin verince diğerlerinin artık kıldırmaya salâhiyetleri kalmaz, çünkü bu velayet, her birine tam, müstakil olarak sabit bulunmuştur.

       Vefat eden bir kadının velisi bulunmazsa, namazını kıldırmaya kocası, sonra da komşuları daha layıktır.

       İmam-ı A'zam'dan bir görüşe ve İmam Ebu Yusuf'a göre ölünün namazını kıldırmak hususunda velisi herkesten öncedir.

       (İmam Şafiî'nin görüşü de İmam Ebu Yusuf'un görüşü gibidir.)

       Bir ölünün namazını yalnız kadınlar kılacak olsalar, caiz olup bununla bu farz eda edilmiş olur.

       Kadınların cenaze namazını cemaat ile kılmaları da caizdir. Fakat tek tek kılmaları müstehaptır.

       Birden fazla cenaze toplansa, her birine ayrı ayrı namaz kılmak daha iyidir. Hangisi evvel getirilmiş ise onun namazı önce kılınır. Hep beraber getirilmiş ise, en faziletli olanınki önce kılınır. Bununla beraber hepsine bir namaz da yeterli olur. Bu halde imamın önünde erkek olan ölü bulundurulur, diğer ölüler de saf halinde veya biribiri hizasında göğüsleri imama karşı olarak sıraya konur. Şöyle ki, imama karşı evvelâ erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra kadınlar, daha sonra da kız çocukları konulmuş olur.

       İmam, ölünün göğsü hizasında durur. Cemaat da hiç olmazsa üç saf bağlar. Bu safların en faziletlisi en geride bulunandır.

       Cenaze musallaya yanlış konulup baş tarafı imamın sol tarafına gelmiş bulunsa namaz caiz olur. Şu kadar var ki bunun kasden yapılması bir günahtır.

       Cenaze namazına başlanmış olduktan sonra gelip cemaate katılan kimse, derhal tekbir alır, noksan kalan tekbirleri de selâmdan sonra dua okumaksızın birbiri peşine alıp, daha cenaze musalladan kaldırılmadan tamamlar.

       Aynı şekilde imamın dördüncü tekbirinden sonra cemâate katılan kimse, hemen tekbir alır, imamın selâmından sonra da üç tekbiri kaza eder. Fetva bu şekildedir. Diğer bir görüşe göre birinci tekbirde imama yetişemeyen kimse, imamın diğer tekbirini bekler, imam tekbir almadıkça cemâate katılmaz. (Bu görüşe göre dördüncü rekattan sonra gelen kimse, cenaze namazına yetişmiş olmaz.)

       Şiddetli yağmur gibi bir özür, bir zaruret bulunmadıkça cenazeyi cami-i şerif içine alarak namazını orada kılmak tenzihen mekruhtur. Cenaze mescidin ön tarafına konularak imam ile cemâatın bir kısmı cenaze ile beraber, bir kısmı da mescidin içinde durur, saflar da bitişik bulunursa, kılınacak namaz mekruh olmaz. Nitekim bir çok büyük camilerde âdet bu şekildedir. Bundan Mescid-i Haram, müstesnadır. Onun içinde her türlü namaz kılınır. Cenaze namazını kabristanda kılmak da münasip görülmemektedir.

       Cenaze namazında kadınlar, erkeklerin arkasında saf bağlarlar. Çünkü kadınlar için safların hayırlısı en geride bulunan saftır. Bununla beraber bir kadın, erkeğin yanında durarak cenaze namazını kılsalar, namazları bozulmaz. Zira bu mutlak bir namaz değildir.

       Kıble tarafı araştırılıp ona göre cenaze namazı kılındıktan sonra hata edilmiş olduğu anlaşılırsa, namazı iade lazım gelir.

       Cenaze namazı kılındıktan sonra imamın abdestsiz olduğu anlaşılırsa, namaz iade edilir. Fakat cemâatın abdestsiz bulunmuş olduğu anlaşılırsa, namaz iade edilmez. Çünkü imamın namazı sahih olunca, bununla bu namaz farzı yerine getirilmiş olur.

       Güneşin doğması, batması ve zevale (öğleye) yaklaşması zamanında cenaze namazını kılmak mekruhtur. Bununla beraber kılınsa, iadesi lâzım gelmez, bu vakitlerde defnetnek ise, mekruh değildir.

       Gıyabi cenaze namazı kılmak caiz değildir. Çünkü kıble tarafında sapma meydana gelir. Meselâ ölü, doğu tarafında olsa, namaz da kıbleye yönelince ölü, arka tarafta kalır, ölü tarafına dönülünce de kıble, arka tarafta kalmış olur.

       (Mâlikilere göre de gıyabi cenaze namazı kılınmaz. Fakat Şafiilere göre gıyabi cenaze namazı kılınabilir. Nitekim Resûl-ü Ekrem Efendimiz (S.A.V), Necaşi'nin namazını bu şekilde kılmıştı. Buna cevaben deniliyor ki: Bu, Resul-ü Efham Hazretleri'ne mahsustur, onun için (bir mucize eseri olarak) yerler derlenip toplanarak Necaşi'nin Peygamber Efendimiz (S.A.V)in huzuruna gelmiş olması mümkündür.

       (Hanbelîlere göre de aradan bir aydan fazla bir müddet geçmemiş olunca, gıyabi cenaze namazı kılınabilir.)

       Namazı kılınmadan defnedilip üzerine toprak atılmış olan bir cenazenin şişip dağılmamış olduğuna dair kuvvetli bir kanaat mevcut olunca, hakkını ödemek için kabri üzerine namazı kılınır. Hatta yıkanmadan defnedilmiş olsa bile. Fakat dağıldığına dair kuvvetli bir zan mevcut olunca, artık namazı kılınamaz. Dağılıp dağılmama hususunda kuvvetli zanna itibar olunur.

       (Cenaze namazını kılmanın farz olması icma ile sabittir. Bu icmanın senedi de Kur'an'ın Kerim'in "ve onlara dua et (cenaze namazını kıl)" (Tevbe suresi: 103) emri ile Rasulullah (S.A.V)'in fiilî sünneti, yani bizzat cenaze namazını kılması ve kıldırmasıdır. Mâlikî fıkıh alimlerinden Aliy-y'ül-Âdevî, haşiyesinde diyor ki: "Cenaze namazının Mekke-i Mükerreme'de mi, yoksa Medine-i Münevvere'de mi meşru kılınmış olduğunda bazı fıkıh alimleri tereddüt etmiştir. Bazı hâdis-i şeriflere göre Medine-i Münevvere'de meşru kılındığı anlaşılmaktadır." Gerçi Resulü Ekrem (S.A.V)'in Medine-i Münevvere'de Ber'a ibn-i Ma'rur (R.Anh)'ın kabrini ziyaret ederek üzerine ilk cenaze namazını kılmış olduğu rivayet olunmaktadır.)

       Diri olarak doğduğu bilinen veya ekserisi diri olarak çıkan bir çocuk yıkanıp namazı kılınır. Böyle olmayınca yalnız yıkanır, üzerine namaz kılınmaz.

       Bir ölü yıkanmadan veya unutularak yalnız bir uzvu yıkanmadan kefene sarılacak olsa, kefen açılır, yıkanması tamamlanır, üzerine namaz kılınmış ise, iade edilir. Kabre konulup da üzerine henüz toprak atılmamış olduğu takdirde de hüküm böyledir. Fakat toprak atılmış bulunursa, artık kabirden çıkarılması haramdır. Yıkanılması düşer, yalnız kabri üzerine tekrar namaz kılınır. En sahih olan budur. Kefensiz olarak kabre konulmuş olduğu halde de artık kabri açılmaz.

       İntihar edenin cenaze namazı kılınır. İmam Ebu Yusuf'a göre intihar hata ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı olmadıkça, intihar edenin cenaze namazı kılınmaz.

       Anasını veya babasını haksız yere kasten öldüren kimsenin cenaze namazı kılınmaz.

       Savaş halinde öldürülmüş olan isyancılar ve yol kesiciler yıkanmaz ve üzerlerine namaz kılınmaz. Fakat savaş bertaraf olduktan sonra öldürüldükleri takdirde yıkanırlar, namazları da kılınır. Recm veya kısas yolu ile öldürülenlerin de yıkanıp namazları kılınır.

Recm : Evli veya dul kimsenin zina yapması halinde kendilerine uygulanan dini ceza.

       İrtidat ettiği (dinden çıktığı)ndan dolayı öldürülen bir şahsın namazı kılınamayacağı gibi, cesedi de ne İslâm kabristanına, ne de döndüğü din kabristanına defnedilir. Bilakis boş bir yerde kazılacak bir çukura gömülür.

       Bir müslümanın nikâhında bulunan ehli kitap bir kadın, gebe olduğu halde vefat etse, namazı kılınmaz, bunda icma vardır. Kabrine gelince onun için ayrıca bir kabir yapmak daha ihtiyatlıdır. Bir görüşe göre çocuğa tabi olarak İslâm kabristanına defnedilir. Diğer bir görüşe göre de çocuk henüz ondan bir parça bulunduğu için, ona tâbi olmayıp kendi dinine ait bir kabristana defnedilir.

       Müslümanlar ile gayrimüslimlerin cenazeleri birbirine karışık bir halde bulunsa bakılır; eğer müslümanlara mahsus bir alâmet var ise, ona göre amel olunur. Bir alâmet bulunmadığı takdirde ise, hepsi yıkanır ve müslümanlara niyet edilerek hepsinin üzerine namaz kılınır. Fakat gayrimüslimler çok bulunursa yalnız yıkanırlar, hiçbirinin üzerine namaz kılınmaz. Çünkü çoğunluk için verilen hüküm hepsi için geçerli olur. Müsavi görüldükleri takdirde ise, bir görüşe göre üzerlerine namaz kılınır, bir görüşe göre kılınmaz.

       Defnedilmelerine gelince, bunda da ihtilâf vardır, bir rivayete göre bunlar ayrıca bir kabristana defnedilirler, kabirleri yükseltilmez, düzletilir.

       Meçhul bir kimse, İslâm yurdunda öldürülmüş bir halde bulunsa bakılır; eğer bir alâmet var ise, ona göre amel olunur, yok ise, sahih olan bir görüşe göre İslâm yurduna tabi kılınmakla yıkanıp üzerine namaz kılınır. Nitekim dar-ı harpte bulunan bir ölü de İslâmiyet’ine dair bir alâmet bulunmayınca, bulunduğu yere tabi olarak gayrimüslim sayılır.

       Cenaze namazını kıldıracak imamın, akıllı olması şarttır. Diğer namazları bozan şeyler, cenaze namazını da bozar.

       "Ölünün alnına veya sargısına veya kefenine ahidname, yani kendisinin iman üzerine, ahdi ezelî üzerine sabit bulunmuş olduğuna dair bazı mukaddes kelimeler yazılması takdirinde ALLAH Teâlâ'nın mağfiretine nail olacağı umulur" denilmiştir. Fakat bu mübarek kelimelerin, meselâ Kelime-i Tevhid'in kabir içinde kalıp daha sonra çiğnenmesi veya cenazeden akacak sıvılar içinde kalması muhtemeldir. Bu sebeple bunun sakıncalı olduğu dikkate alınmaktadır.

       Ölünün yıkanmasından sonra, kefenlenmesinden evvel alnına mürekkeple değil, yalnız şahadet parmağı ile: "Bismillahirrahmanirahim" göğsü üzerine de: "La ilahe illALLAH" yazılması daha uygun görülmüştür.

CENAZELERİ KABİRLERİNE KADAR TAKİP ETMEK

       Cenazeleri, peşinden gidip kabre kadar götürmek sünnettir. Bunda büyük sevaplar vardır. Hattâ akrabadan veya komşulardan veyahut iyi hali ile bilinmiş zatlardan olan bir cenazeyi takip etmek, nafile ibadetten daha faziletlidir, yoksa nafile ibadetler daha faziletlidir.

       Hazırlanmış olan cenazeleri bir an evvel götürüp kabirlerine defnetmek daha iyidir. Meselâ Cuma günü sabahleyin hazırlanmış olan bir cenazenin cemaati çok olsun diye Cuma namazından sonraya tehir edilmesi mekruhtur. Ancak Cuma namazının kaçırılmasından korkulursa, o zaman mekruh olmaz.

       Bayram namazı vaktinde hazırlanmış olan bir cenazenin namazı da, bayram namazından sonra, hutbeden evvel kılınır.

       Cenazeyi taşımakta sünnet olan, dört kimsenin dört taraftan yüklenmesidir. Her tarafından on adım miktarı taşımak müstehaptır ki, toplamı kırk adım eder. Bunun büyük sevabı vardır. Şöyle ki, bir müslüman, cenazeyi evvelâ ön tarafından sağ omuzuna sonra ayak tarafından sağ omuzuna alır, daha sonra ön tarafından sol omuzuna, daha sonra da ayak tarafından sol omuzuna alır ve herbirinde on adım yürür, uygun olan budur.

       Cenazeleri omuzlar üzerine yüklenerek kabirlerine kadar taşımak onların haklarında gösterilen en büyük hürmet ve tazim nişanesidir. Böyle bir hareket, insanlığın şeref ve kıymetine büyük bir riayeti göstermektedir. Bir insanı eşya taşır gibi bir şekilde uhrevî meskeninin kapısına kadar taşımak, insanlığın hassas ruhunu rencide edebilir. Bu sebeple bir zaruret bulunmadıkça cenazeyi arkaya almak veya hayvana, arabaya yüklemek mekruhtur. Cenaze kendisine ızdırap verilmeksizin omuzlar üzerinde süratlice götürülmelidir. Çocuk olan bir cenazenin de el üstünde götürülmesi, hayvan üzerine yükletilmesinden daha iyidir. Çocuk cenazesini yalnız bir kimsenin yaya veya binmiş olarak eli üzerinde götürmesinde bir sakınca yoktur.

       Cenazeye katılanlar, cenazenin arkasından yürümelidirler. Daha faziletli olan budur. Bununla beraber önünden yürümeleri de mekruh değildir. Cenazeyi yaya olarak takip etmek de, binmiş olarak takip etmekten daha faziletlidir. Binmiş olan, cemaata eziyet vermemek için arkadan gelir. Ancak fazla ileriden gidecek olursa, o zaman önden gider.

       Cenazeyi takip edenler, hayatın akıbetini tefekkür etmeli, huşu içerisinde bir vaziyet almalıdırlar, münasip olan budur. Bunların gülüp söylemeleri, dünya lâkırdılarına dalmaları doğru olmaz. Hattâ zikir ile veya Kur'an-ı Mübin'in kıraatı ile seslerini yükseltmeleri bile tahrimen mekruhtur.

       Cenazeleri buhurlar ile, mumlar ile, gürültüler ile, ağıtlar ile takip etmek mekruhtur. Cenazeye katılanlar, bu gibi şeyleri men etmeye çalışmalıdırlar, men edemeyecekleri takdirde, cenazeye katılmaktan geri dönmezler.

       (Hanbelîler'e göre cenaze ile beraber haram bir şey bulunur da cenazeye katılan şahıs, bunu engellemekten âciz kalırsa bu cenazeyi takip etmesi haram olur. Çünkü bunda günahı onaylama vardır.)

       Cenaze için göz yaşları dökerek ağlamakta, kalben mahzun olmakta bir sakınca yoktur. Yeter ki lüzumsuz sözler söylenmesin. Cenaze için ağıt yakmak, yaka yırtmak, yüz tırmalamak, saç yolmak, dizlere vurmak gibi şeyler haramdır, ALLAH'ın takdirine karşı bir isyandır.

       Bir ölü, kabrinde ailesinin, akrabasının ağlamalarından dolayı azap görmez. Ancak bunlara ağlamalarını vasiyet etmiş olursa, o zaman azap görür.

       Cenazeye katılanlar daha namazı kılınmadan geri dönmemelidirler. Dönmeye lüzum görülürse, cenaze sahibinin müsaadesini almalıdırlar, daha iyi olan budur.

       Hele cenazeyi takip eden müslümanlardan bir kısmı, cenaze namazını kılarken diğer bir kısmının seyirci vaziyetinde durarak bu namaza iştirak etmemeleri kadar acınacak, garip görülecek bir hareket olamaz.

       Cenaze için ayağa kalkmak, başka dinlere benzemek demek olduğundan mekruhtur, memnudur, yasaktır. Bir mâni yok ise, ayağa kalkıp cenazeyi takip etmelidir. Kabirlerine götürülen cenazelere el kaldırıp selâm vermek de gereksizdir, bir esasa dayanmış değildir.

       Kadınların cenazelerin peşine gidip kabristana kadar varmaları tahrimen mekruhtur. Bundan dolayı sevaba değil, günaha girmiş olurlar.

CENAZELERİN KABİRLERİNE KONULMASI

       Cenaze kabre götürülüp omuzlardan indirilince cemaat, bir mahzur yok ise, otururlar, bundan evvel oturmaları mekruh olduğu gibi, bundan sonra ayakta durmaları da mekruhtur.

       Kabrin bir boy miktarı derin ve yarım boy miktarı enli olması da güzeldir, yarım boy miktarı derin olması da yeterli olur. Kabirlerde daha faziletli olan lâhidtir. Şöyle ki, toprağı sert olan bir kabrin içinde kıble tarafı oyulur, ölü buraya konulur. Önüne de tahta, kamış veya kerpiç gibi şeyler konur. Bu halde toprak tam ölünün üzerine değil, bu şeyler üzerine atılmış olur ki, bu ölüye karşı bir hürmet demektir. Fakat kabir yeri yumuşak veya rutubetli olup da lahit kazması mümkün olmazsa, dere gibi çukur kazılır, buna "şakk = yarma" denir, iki tarafı lüzum görülürse kerpiç, tuğla gibi bir şey ile örülür, ölü bunların arasına konulur, üzerine de kendisine dokunmayacak bir tarzda kerpiç veya tahtalar ile tavanımsı bir şey yapılır, bunun üzerine de toprak atılır.

       Kabrin zemini rutubetli veya yumuşak olduğu takdirde cenaze tabut ile defnedilebilir. Hatta bu halde tabutun taştan, demirden yapılmış olması da caizdir. Fakat böyle olmayınca tabut ile defnedilmeleri mekruhtur. Bazı fıkıh alimlerine göre kadınların tabut ile defnedilmeleri güzel görülmüştür, hatta yer yumuşak olmasa bile.

       Zemini rutubetli olan bir kabrin içine toprak döşenmesi sünnettir.

       Cenaze kabre kıble tarafından konulur, sağ tarafı üzerine kıbleye döndürülür, bağı var ise, çözülür, arkası üstüne yatırılmaz.

Cenazeyi kabre koyanlar,

"Bismillahi ve alâ milleti rasulillahi."
"ALLAH Teâlâ'nın isimiyle ve Rasulullah'ın milleti üzerine seni defnediyoruz."

derler.

       Bunların adedi muayyen değildir, yeterli miktarda olması aranır. Kadınları kabre koyacak kimselerin kendilerinin neseb yönüyle mahremleri olmaları daha iyidir. Bunlar bulunmazsa, yabancılardan iyi hal sahibi olanlar tercih olunur. Kadınlar kabre yerleştirilinceye kadar kabirleri üstüne bir perde örtülür.

       Bir kimsenin "falan şahıs, kendisini yıkasın veya namazını kılsın veya kabre koysun" diye yapmış olduğu vasiyetine riayet lâzım değildir. Ancak velileri bu vasiyete razı olurlarsa, o zaman gerekir.

       Cenazeyi taşımak veya kabri kazmak için bazı kimseleri ücretle çalıştırmak caizdir.

       Bir kabristanda, bir kimsenin hazırlamış olduğu bir kabre başka bir ölü defnedilecek olsa, bakılır; eğer kabristan geniş ise, bu mekruhtur, geniş değilse caizdir. Şu kadar var ki o kimsenin masrafını vermek lâzım gelir.

       Bir kimsenin kendisi için kabir kazdırıp hazırlaması, bir görüşe göre mekruhtur. Çünkü hiçbir kimse kendisinin nerede öleceğini bilemez. Fakat kefen hazırlamakta mekruhluk yoktur, zira buna ihtiyaç çok kere gerçekleşmektedir.

       Ebu Bekir Sıddık (R.A.) kendisine kabir kazıp, hazırlamak isteyen bir kimseye:

"Kendin için kabir hazırlama, kabir için kendini hazırla."

diye tavsiye buyurmuştur.

       Bir müslüman kabrine defnedildikten sonra orada bir deve boğazlayıp paylaşılabileceği kadar oturularak Kur'an okumak güzel görülmüştür. Çok kere Mülk (Tebareke) suresi ile Vakıa' suresi ve İhlâs suresi ve Muavvizeteyn (Felak ve Nas) sureleri, sonra Fatiha’yı şerife ile Bakara suresinin evveli okunur. Sevabı cenazenin ve diğer ehli imanın ruhlarına bağışlanır, cenazenin ilahi mağfirete nail olması için dua edilir.

       Cemaatın toprağa defnettikleri bir din kardeşlerinden hemen ayrılıp dağılmaları uygun değildir. Cenazenin ruhu, onların orada bulunmalarıyla kabre alışmış, Münker-Nekir tarafından sorulacak suallere hazırlanmış, ALLAH'ü Teâlâ'nın rahmet ve mağfiretinin gelmesine beklemiş olur.

       Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, bir cenazenin defnini müteakip hemen dönmez, bir müddet kabri yanında durur ve cemaata hitaben:

"Kardeşiniz için ALLAH Teâlâ'dan mağfiret isteyiniz ve kendisine sukunet, kolaylık ihsan buyrulmasını dileyiniz, o şimdi sual görecektir." (Ebu Davud; Cenaiz:73; No:3221; 2/234)

diye buyururdu.

       Kabre konulan ve mükellef olan bir müslüman ölü hakkında telkîn verilmesi meşru görülmüştür. Şöyle ki, kabre defnedilmesini müteakip bir salih kimse, kalkıp ölünün yüzünün karşısında durur, ona hitaben: "Ya falan! Yebne fülâne! = Ey falanca kadının oğlu falan" Mesela "Ya Osman! Yebne Zeynep = Ey Zeyneb oğlu Osman!..." diye üç kere seslenir, kendisinin ve anasının adları bilinmezse "Ya abdellah! Yebne Havva! = Ey ALLAH'ın kulu! Ey Havva'nın oğlu!..." denilir. Sonra da:

Ya Osman! yebne Aişe! Üzkür ma künte aleyhi min şehadeti en lâ ilahe illALLAH, ve enne
Muhammeden Resûlüllah ve enne'l-cennete hakkun, ve'n-nâre hakkun ve enne'l-ba'se hakkun, ve enne'ssa'ate
atiye-tün la reybe fihâ ve ennallahe yeb'asü men fi'l-kubûr. Ve enneke radiyte billâhi rabben ve bi'lİslâm
i dînen ve bi Muhammedin sallâllahü aleyhi veselleme nebiyyen ve bi'l-kur'ani imamen ve bi'lka'beti
kıbleten ve bi'l-mü'minine ihvânâ. Rabbiyellahü la ilahe illâ hû, aleyhi tevekkeltü ve hüve rebbü'larşi'l-azîm."

Ey Osman! Ey Aişe oğlu! Hayatında inanıp devam ettirdiğin şekilde "Eşhedü en la ilahe illALLAH
ve enne Muhammeden resulüllah" kelime-i şahadetini zikret, şüphesiz cennet haktır, yani sabitttir, cehennem
haktır, öldükten sonra dirilmek haktır, kıyamet haktır, bunda şüphe yoktur. ALLAH Teâlâ kabirlerde
bulunanları muhakkak diriltip mahşer yerinde toplayacaktır. Ve sen hatırla ki ALLAH Teâlâ'nın rabliğine,
İslâm’ın din oluşuna, Muhammed aleyhisselâtü vesselam'ın peygamberliğine, Kur'an'ın rehber, Kabe'nin
kıble ve müminlerin kardeşler oluşuna razı bulunmuş idin. Rabbim ALLAH'tır. Ondan başka hiçbir ilah
yoktur. Ona tevekkül ettim ve O büyük arş'ın rabbisidir.

diye seslenir. Sonra üç kere:

"Ya Osman! yebne Aişe! Kul la ilahe illâllah."

Ey Osman! Ey Aişe oğlu! "Lailahe illâllah" de.",

üç kere de:

"Kul rebbiyellah ve dîniye'l-İslâm ve nebiyyî Muhammedün aley-hisselâtü vesselam. Rabbî! lâ tezerhü ferden ve ente hayrü'l-vârisîn."

"De ki: Rabbim ALLAH'tır. Dinim İslâm’dır, Peygamberim Muhammed aleyhisselâtü vessellâmdır. Ya Rabbi! Bu ölüyü yalnız bırakma. Sen varislerin hayırlısısın."

denilmesi yaygındır.

       Umulur ki bu gibi kıraatlar, telkinler vesilesiyle ALLAH Teâlâ, ölüyü bağışlar, onun kabir sualine cevap vermesini kolay kılar.

       Hanefi fıkıh alimlerinden bir görüşe göre, definden sonra telkin yapılması ile ne emredilir, ne de yasak edilir.

       (Malikîler'e göre telkin, ölüm döşeğinde iken mendup, definden sonra mekruhtur. Şafiîler ile Hanbelîler'e göre ise, müstehaptır.)

       Bir müslüman, kıldığı bir namazın veya tuttuğu bir orucun veya okuduğu bir Kur'an'ın veya verdiği bir sadakanın sevabını, gerek hayatta olsun ve gerek olmasın diğer bir müslümana veya bütün müslümanlara hediye edebilir, bu caizdir. Bu sevap onlara verilir ve her birinin aynı sevaba nail olacağı ALLAH Teâlâ'nın rahmetinden beklenir.

       Kabirden çıkan topraktan fazlasını kabrin üzerine atmak mekruhtur. Fakat İmam Muhammed'e göre bunda bir sakınca yoktur. Hazır bulunanların kabir üzerine üçer avuç toprak atmaları ve:

ilk defasında

"minha halaknaküm - sizi ondan (topraktan) yarattık"

ikincisinde

"ve fiha nu'idüküm - yine sizi ona (toprağa) döndüreceğiz"

üçüncüsünde de

"ve minha nuhricuküm târeten uhrâ - ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız (dirilteceğiz)" (Tâhâ suresi: 55)

demeleri müstehaptır.

       Kabir üzerine su serpmekte de bir sakınca yoktur.

       Kabirler, birer karış miktarı veya az daha yükseltilir, deve hörgücü gibi yapılır ki, bu menduptur. Düz bir şekilde yapılmaz ve kireçlenmez. Fakat harap olan bir kabir, çamur ile tamir edilebilir.

       Cenazeleri gündüzün defnetmek müstehaptır. Geceleyin definleri de mekruh değildir. Şu kadar var ki bir mecburiyet bulunmadıkça, geceleyin defnetmemelidir.

       Yakınında kara bulunmayan bir gemide ölen ve durdukça bozulmasından korkulan bir müslüman yıkanır, kefenlenir, üzerine namaz kılınıp sağ tarafı üzerine kıbleye karşı olarak denize bırakılır.

       (İmam Ahmed'ten nakledildiğine göre böyle ölüye ağır birşey de bağlanır ki, denizin dibine gidebilsin. İmam Şafiî'nin beyanına göre de eğer dar-ı harbe yakın değilse ölü iki tahta arasına sıkıca bağlanmalıdır ki, sular onu bir sahile atsın da müslümanlar tarafından elde edilerek defnolunsun. Bizce de böyle rivayet edilmiştir.)

       Ölmüş veya öldürülmüş kimseyi, ölü bulunduğu yerdeki kabristanlardan birine defnetmek müstehaptır. Daha defnedilmeden bir-iki mil kadar uzak bulunan başka bir kabristana nakledilmesinde de bir sakınca yoktur. Daha uzak bir yere nakledilmesi hususunda ise, ihtilâf vardır. Bir görüşe göre sefer müddetinden daha uzak bir yere de nakledilebilir. Bu mekruh değildir. Fakat defnedildikten sonra artık çıkarılıp nakledilemez. Ancak başkasının yerini gasp gibi çıkarılması için bir zaruret bulunursa, o zaman çıkarılıp nakledilebilir.

       (Malikiler'e göre bir ölü, defninden evvel de, sonra da başka bir yere nakledilebilir, şu şartla ki nakledilirken hali değişmemeli, hürmete aykırı, hakaretvari bir halde nakledilmemeli ve naklinde bir maslahat bulunmalı. Meselâ kabrini deniz sularının basmasından korkulmalı veya bereketi umulur bir mekâna nakli istenilmeli veya ailesinin ziyaret edebilecekleri yakın bir yere nakli arzu edilmelidir. Bu üç şarttan hiç biri bulunmazsa, nakli haram olur.

       Hanbelîler'e göre de sahih bir maksat sebebiyle cenazelerin definlerinden evvel de, sonra da nakilleri caizdir. Salih bir kimsenin yanına veya mübarek bir beldeye nakil gibi. Yeter ki kokusunun değişmeyeceğinden emin olunsun. Şafiîler'e göre cenazeleri nakil, esasen haramdır. Ancak ölülerini kendi beldelerinden başka bir yerde defnetmeleri âdet bulunursa, bir de Mekke-i Mükerreme'ye, Medine-i Münevvere'ye, Beyt-i Makdis'e ve salih bir kavmin kabirlerine yakın bir yerde vefat edenler, bundan müstesnadırlar. Bunların kokuları değişmemek şartıyla buralara nakledilmeleri sünnettir. Bununla beraber bunların naklinden evvel yıkanmış kefenlenmiş, üzerlerine namaz kılınmış olmalıdır, yoksa nakilleri haramdır. Definden sonra nakle gelince, bu da yalnız zaruret haline bağlıdır. Gasbedilmiş bir yere defin gibi ki, sahibinin talebi halinde nakli caiz olur.

       (Maverdi'nin beyanına göre yıkanmadan defnedilmek veya defnedilen yeri su basmak, rutubet almak da kabrin açılmasını, ölünün nakledilmesini caiz kılan sebeplerdendir.)

       Ölünün velisi, cenazenin defninden sonra birinci günden yedinci güne kadar kolayına gelen şeyi fakirlere sadaka vererek sevabını ölüye bağışlamalıdır. Bu bir sünnettir. Buna güç ve imkan bulamazsa iki rekat namaz kılarak sevabını bağışlamalıdır. Fakat ölü sahiplerinin birinci, üçüncü günlerde veya bir hafta sonra ziyafet vermeleri mekruhtur. Ancak ölünün komşularının veya uzak akrabâsının yemek hazırlayarak ölü sahiplerine ikram ve yemeleri için ısrar etmeleri müstehaptır. Çünkü onlar kendilerine yemek hazırlayamayacak bir halde bulunabilirler.

       Ölü sahiplerinin yapılacak taziyeleri kabul için üç gün kadar evlerinde oturmaları caizdir. Bununla beraber oturulmaması daha iyidir. Cenazenin defninden sonra en son üç güne kadar bir defaya mahsus olmak üzere taziye yapılması müstehaptır. Ancak taziye edilecek kimse, uzakta olursa, o halde üç günden sonra da taziye edilebilir.

       Taziyelerin kabristanda veya ölünün kapısı önünde yapılması bidat, mekruh görülmektedir. Taziyenin tekrarı da mekruhtur. Böyle bir musibete uğrayana, "ALLAH Teâlâ size sabrı cemil, ecri cezil ihsan buyursun = ALLAH Teala size güzel bir sabır ve bol mükafat versin" gibi sözler ile taziye edilir, teselli verilir. Bir musibete uğrayan da:

"Inna lillahi ve inna ileyhi raciûn = Biz ALLAH'in kullariyiz, ve biz O'na dönecegiz." (Bakara suresi: 156)

diye Cenab-i Hakk'a teslimiyet göstermelidir.