İlmihal Kategorileri

ALLAH Teâlâ'ya ve Sıfatlarına İman

       Yukarıda da yazıldığı gibi imanın başlıca altı şartı, altı temeli vardır. Birincisi, ALLAH Teâlâ’ya iman etmektir. Şöyle ki: “ALLAH Teâlâ” diye mukaddes ismini zikrettiğimiz bir Halik-ı Azimüşşan (şânı büyük bir yaratıcı) vardır. O'nun bir tek olan zatı, bütün kemal sıfatlarıyla vasıflanmıştır. Bütün noksan sıfatlardan beridir, tertemizdir. Bütün alemleri yoktan var eden odur, onun büyüklüğüne, kudret ve azametine son yoktur. Bizleri ve bizim gördüğümüz, görmediğimiz, göremeyeceğimiz nice binlerce alemleri yaratıp, yaşatan besleyen ancak odur.

       ALLAH Teâlâ'nın “Rahman, Rahim, Halik, Rezzak, Hakim, Rabb, Mübdi, Aziz, Gaffar, Cebbar, Tevvab, Hak" gibi daha bir çok mukaddes isimleri ve pek muazzam sıfatları vardır. Bilhassa Vücud sıfatıyla muttasıftır, bundan başka mübarek sıfatları iki kısma ayrılır. Bir kısmı “Sıfat-ı selbiye” (Allah'ın şanına yakışmayan ve onu noksanlıklardan tenzih eden ve sadece Cenab-ı Hak'ta bulunup yaratıklarda mecâzi de olsa bulunmayan sıfatlardır. (Kıdem, Bekâ gibi))'dir ki:

  • Kıdem,
  • Bekâ,
  • Havâdise Muhalefet, (“Muhâlefetün lil havâdis” ifadesi daha yaygındır.)
  • Kıyam bizzat, (“Kıyam binefsihi, Kıyam bizatihi” ifadeleri daha yaygındır.)
  • Vahdâniyet’ten ibaret olmak üzere beştir.

       Diğer kısmı da;

  • Sıfat-ı zatiyye (Allah'ın yüce zatına sabit olan sıfat.)
  • ve Sıfat-ı Sübûtiye'dir ki (Allah'ın yüce zatına sabit olan kemal sıfatları. Hayat, İlim, Kudret gibi ki bunlar diğer yaratıklarda da mecazen noksan olarak bulunabilir.)
    • Hayat,
    • İlim,
    • İrade,
    • Kudret,
    • Semi,
    • Basar,
    • Kelam,
    • Tekvin’den ibaret olarak sekizdir. Bu kutsi sıfatların hepsine birden “Sıfat-ı Kemaliye” de denir.

       İşte biz böyle kemal sıfatlarıyla vasıflanmış olan bir ALLAH'ü Azimüşşan'ın varlığına ve bütün bu yüce sıfatlarına iman ederiz. Bu mukaddes sıfatlara dair, sırasıyla biraz malumat vereceğiz.

       VÜCÛD: ALLAH Teâlâ'nın varlığı demektir. Gerçekten ALLAH Teâlâ vardır ve en büyük varlık ona mahsustur. Onun varlığı her şeyden daha fazla apaçık ortadadır. Çünkü ALLAH Teâlâ olmasaydı, hiçbir şey var olmazdı. Gerek bizim ve gerek herhangi bir şeyin varlığı, Hak Teâlâ'nın varlığına bir delildir.
       Biz biliyoruz ki, bu alemdeki şeylerden hiçbiri kendi kendine var olacak bir mahiyette değildir. Bunlardan hiçbiri ne kendi kendine var olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle; yaratılmış hiçbir şey, kendi kendine yokluktan varlığa gelemez, varlıktan yokluğa gidemez. Ve yaratılmış hiçbir şey, ne bir zerreyi var edebilir, ne de bir zerreyi yok edebilir. Halbuki içinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana gelmiş, birbiri ardınca meydana gelmekte bulunmuştur. Nice şeyler de var iken yok olmuştur.
       Bu sebeple bütün bunları var eden, yok eden kuvvet ve hikmet sahibi yüce bir yaratıcının varlığından asla şüphe edilemez.

       ALLAH Teâlâ'nın varlığını isbat için, kelam ilminde ve felsefe kitaplarında pek çok deliller yazılmıştır. Biz bunların bir kısmını “Muvazzah İlmi Kelam Dersleri” adındaki eserimizde yazmış bulunuyoruz. Şimdi burada bizim için yalnız: Ali İmran Suresi 190âyet-i celilesini okuyup yüksek meâlini düşünmek kafidir.

       Bu âyet-i kerime güzelce düşünülürse ALLAH Teâlâ'nın varlığına, büyüklüğüne dâir yüz binlerce delil göz önünde belirmeye başlar. Bizim bu eserimiz şüphe yok ki bunları açıklamaya yetişmez. Ancak Astronomi (Gök bilimi), Jeoloji (Yer bilimi), Zooloji (Hayvanlar ilmi), Botanik (Bitki ilmi), Madenler, Psikoloji (Ruh bilimi), Anatomi (Vücut yapısını inceleyen bilim) gibi ilimlerin verdiği malumatı göz önüne getirenler, bu âyet-i celilenin işaret ettiği delillere pek güzel akıl erdirebilirler. Biz burada şunu söyleyelim ki, her selim akıl sahibi güzelce düşündükçe ALLAH Teâlâ'nın varlığını tasdik etmeye mecbur olur. İşte:

Ali İmran Suresi 190

"Şüphe yok ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, uzayıp kısalmasında selim akıllara sahip olanlar için (Hak Teâlâ'nın varlığına ve onun kudret ve hikmetinin kemaline âit) deliller, alâmetler vardır."

meâlinde olan yukarıdaki âyet-i kerime bunu haber veriyor. Bunu takip eden : Ali İmran 191 ayet-i kerimesi de temiz, selim akıl sahiplerinin, Hak Teâlâ'yı her halukârda zikreden ve gökler ile yerin yaratılışında tefekküre dalan, "Ya Rabbi! Bunları boş yere yaratmadın." diyen mütefekkir kimselerden ibaret olduğunu bildiriyor.

       Bütün bu âyetler İslam dininde aklın, tefekkürün ne kadar kıymetli olduğunu da göstermiş oluyor. Hatta bir hadis-i şerifte de:

Tefekkür gibi ibadet yoktur"Tefekkür gibi ibadet yoktur" buyrulmuştur. (Taberani el-Mu'cemü’l-Kebir; No:2688; 3/68)

       Gerçekten müslümanlıkta aklın, düşüncenin büyük bir yeri vardır. İslam dini tamamen akla, hikmete uygundur, hiçbir fikir yürütmekten, tenkitten çekinmesi, korkusu yoktur. İslamiyet mütefekkir insanların dinidir.
       İşte bu mütefekkir insanlar, gökleri, yerleri, geceleri, gündüzleri düşünürler, fezada parıldayan ve her biri güneşten binlerce kere daha büyük olan bir çok nurani yıldızların ihtişamını tefekkür ederler. Yeryüzündeki yüz binlerce canlı-cansız emsalsiz şaheserleri göz önüne alırlar. Latif gündüzlerin, ruhani gecelerin ne kadar düzgün, muntazam bir yaratılış kanununa tâbi olarak, biri birini takip edip durduğunu dikkatle bakıp-durup düşünürler. Bütün bu düşünceler, tefekkürler neticesinde bunlara bu varlığı, bu intizamı vermiş olan ALLAH Teâlâ'yı büyük bir heyecan, coşku ve şevk ile tasdik etmeye mecbur olurlar.
       Hattâ böyle büyük varlıkları değil, bir zerreden bile küçük olduğu halde büyük bir duygu ile, hayatını müdafaâ endişesiyle hareket eden bir mikrobu, yine bir zerreden küçük olduğu halde sinesi bir kuvvet hazinesi bulunan bir atomcağızı düşünmek bile, aklı başında olan bir insan için bu kâinatın âlim, hakîm, olan yaratıcısını tasdik etmeye yeterlidir.
       Bütün bu garip, emsalsiz şaheser, muntazam varlıklar, birer tesadüf eseri midir? Bütün bunlar bilgiden, hikmetten mahrum, belki de hayalî bir tabiatın mahsulü müdür? Hâşâ! Böyle bir şeye hiçbir akıllı, hiçbir mütefekkir kanaât sahibi olamaz.

       Tekrar ederiz ki Hâk Teâlâ'nın varlığını büyüklüğünü anlayıp itiraf etmek için: Ali İmran 190âyeti celîlesini güzelce tefekkür yeterlidir.

       Bunun içindir ki, Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz: Yazık o kimseye ki bu ayetleri okur da, bunlarda tefekküre dalmaz. buyurmuştur. Yani, “Yazık o kimseye ki bu âyetleri okur da, bunlarda tefekküre dalmaz.” (İbn-i Hibban; Rakaik:2; No;620; 2/386)

Etmekte şu levha-i tabiat Bir hâlika pek açık şehadet (Şu görünen ibretli tabiat manzarası, bir yaratıcıya apaçık delalet ediyorken)
Bilmem nasıl eylemekte inkâr Hallak-ı Hakîm'i ehli gaflet? (Herşeyi yerli yerinde yaratan ALLAH Teâlâ'yı, gaflet ehli nasıl in-kâr edebilmektedir? Bilmem…)
Her sahada parlayan bedayi Eyler bizi intibaha dâvet, (Her sahada parlayan emsalsiz şâheserler, bizi uyanmaya ibret almaya dâvet ediyor.)
Mağlûp oluyor heva-i nefse Hayfa ki, zavallı âdemiyet (Ne yazık ki zavallı insanlık nefsin arzu ve isteklerine mağlup oluyor.)
Dünyaya perestiş eyliyenler Nâdim olacaklar en-nihayet (Dünyaya tapınanlar en sonunda pişman olacaklardır.)
Bir fâide bahşeder mi heyhat! Vaktinde edilmeyen nedamet. (Fakat boşuna… Çünkü zamanında yapılmayan bir pişmanlık herhan-gi bir fayda sağlar mı?)

       KIDEM: Ezeliyet, yani evveli olmamak sıfatıdır. Evveli olmayana kadîm denir, sonradan olana da hâdis denilir. ALLAH Teâlâ kıdem sıfatıyla da vasıflanmıştır. Çünkü ezelîdir, kadîmdir. Varlığının evveli yoktur. Onun evveline asla yokluk geçmemiştir. Onun varlığı yanında milyarlarca sene, bir saniyelik bir müddet bile sayılmaz. Aynı şekilde: Gördüğümüz âlemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa bile, yine Hak Teâlâ'nın ezeliyeti yanında bir saniyelik bir hayata sahip olamaz.
       Kısacası ALLAH Teâlâ kadîmdir, sonradan var olan, hâşâ ALLAH olamaz. ALLAH Teâlâ'dan başka her ne var ise onlar da hâdistir. Çünkü ALLAH Teâlâ'nın kudretiyle yaratılmışlardır. Artık şüphe yok ki yaratılanlar, yaratana mahsus olan kadîm sıfatına sahip olamazlar.

"ALLAH'ü Teâlâ vardı. O'nunla beraber hiçbir şey yoktu."

       BEKA: Ebediyet, yani sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana fânî, sonu olmayana da bâkî denir.
       ALLAH Teâlâ beka sıfatıyla da vasıflanmıştır. Çünkü ebedîdir, bâkidir, varlığının asla sonu yoktur, onun yok olacağı bir zaman düşünülemez.
       Kâinat dediğimiz bütün varlıklar, ALLAH'ın kudretiyle var olmuşlardır. Bunlar yine ALLAH'ımızın kudretiyle yok olur, tekrar yine var olabilirler, binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat ALLAH Teâlâ bâkîdir, yok olmaktan, değişmekten münezzeh (beri)dir. Zira O, başkasının kudretinin eseri değildir ki onun kudretiyle yok olsun veya değişikliğe uğrasın. Bilakis diğer bütün varlıklar, O'nun kudretinin birer eseridir. Artık Hak Teâlâ'da yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir?

Rahman Suresi 27

"Azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır." (Rahman Suresi 27)

       HAVADİSE MUHALEFET: (“Muhalefetün lilhavadis” ifadesi daha yaygındır.)

       Sonradan var olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. ALLAH Teâlâ havadise muhalefet sıfatıyla da vasıflanmıştır. Çünkü ALLAH Teâlâ yaratılmış şeylerden hiç birine herhangi bir şekilde benzemez. Hepsine muhaliftir. Hatırlara her ne gelirse gelsin ALLAH Teâlâ onlardan mutlaka başkadır.

       Yaratılmışlar, kâinat dediğimiz şeyler, hâdistirler, değişirler, başkalaşırlar, birbirine benzeyebilirler ve nihayet yok olurlar. Bütün bu fanî varlıkların cinslerini, nevilerini, şekillerini göz önüne alınız, bunların arasında insanları, melekleri de düşününüz, bunlardan hiçbiri ALLAH Teâlâ’ya hâşa, benzemez ve hiç birisinde ulûhiyetten, mâbudiyetten hâşâ bir hisse, bir parça bulunamaz. Hiç yaratılan, yok olmaya mahkûm bulunmuş olan âciz, fâni şeyler; yaratan, yok olmaktan berî bulunan ALLAH’ü Azimüşşan'a benzeyebilir mi?... Hiç O kadîm, hakîm yaratıcıya ortak olabilir mi?. Böyle bir kanaata sahip olanlar kendi fâni varlıklarını hâşâ, ALLAH'lığa kadar yükseltmeye ALLAH Teâlâ'yı da kendileri gibi naciz bir mahlûk (yaratılmış varlık) derecesine indirmeye cüret küstahlığında bulunmuş olurlar.
       İnsanların ve diğer yaratılmış varlıkların bir çok ihtiyaçları vardır. Bunlar mekâna, zamana, yeyip içmeye, gelip gitmeye, doğup doğurmaya ve başka bir şeye muhtaç bulunurlar. ALLAH Teâlâ ise bütün bu ihtiyaçlardan münezzehtir. O’nun Arş, Kürsî, yedi tabakaya ayrılmış sema (gökler) vesaire denilen nice âlemleri vardır. Fakat O, bunlardan hiç birine muhtaç değildir. Bunlar yok iken O yine var idi.
       Artık şüphe yok ki muhtaç olan, yaratılmış şeylerin fani sıfatlarıyla sıfatlanan bir zat, -hâşâ- ALLAH olamaz. Mukaddes dinimiz, bizleri bu gibi yanlış düşüncelerden, inançlardan kesin surette menetmektedir.

Şura Suresi 11

"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla herşeyi işitici ve her-şeyi görücüdür." (Şura Suresi 11)

       KIYAM BİZATİHİ: Varlığı, durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Şöyle ki, Hak Teâlâ'nın ezeli ve ebedi olan varlığı kendi zatıyla durmaktadır. Kendi varlığı; kendi hüviyetinin, kendi mukaddes zatının gereğidir. Asla başkasından değildir. Bunun içindir ki ALLAH Teâlâ'ya “Vacibü’l- vücud” denir. Onun varlığı, başka bir var edene ihtiyaçtan münezzehtir. ALLAH Teâlâ'yı -hâşâ- var eden bir var olsa idi, işte ALLAH o var eden olmuş olurdu. Bu sebeple: "ALLAH'ı kim var etti?" diye bir suale asla yer yoktur. Çünkü ALLAH zatıyla durmaktadır, ezelidir, başkasının var edeceği bir hüviyette değildir. Böyle olmasaydı ne kâinat var olurdu, ne de başka bir şey. Bu hakikat kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız âlemin varlığını izaha da asla imkan bulunamaz. Kâinat dediğimiz yaratılmış şeyler ise hem var, hem de yok olmaya elverişli olduğu içindir ki, bir var ediciye muhtaç bulunmuştur.
       Kısaca, ALLAH Teâlâ'yı var eden bir var asla düşünülemez. Ve O’ndan başka yaratıcı bir zat mevcut bulunamaz.

Fatır Suresi 3"ALLAH'tan başka bir yaratıcı var mı?" (Fatır Suresi 3)

       VAHDANİYET: Birlik, tek olmak, benzeri olmamak, artmaktan, ayrılmaktan, eksilmekten beri olmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatla sıfatlanana “vâhid” denir ki, benzeri olmayan, parçalara ayrılmaktan, çoğalmaktan beri bulunan zat demektir. Bu sıfat da ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Şöyle ki, ALLAH Teâlâ zatında, ulûhiyetinde, mabudiyetinde ve diğer bütün sıfatlarında birdir. Ortaktan, benzerden münezzeh (berî)'dir. Kendisinde artmak, eksilmek, parçalara ayrılmak, başka şeyler ile birleşmek gibi haller asla bulunamaz.
       Evet ALLAH Teâlâ her yönüyle birdir, her nasıl düşünülürse düşünülsün, temiz bir akıl, hikmete âşina bir ruh, bir ALLAH'tan başka ilah bulunduğunu düşünemez, başkasının ulûhiyetle, mabudiyetle sıfatlanmasına imkan veremez.
       Gerçekten iki veya daha çok ilahın varlığı kat’i deliller ile reddedilmiş bulunmaktadır. Şu gördüğümüz kâinatın varlığı, devamı, intizamı bütünüyle ALLAH Teâlâ'ın birliğine şahittir.
       ALLAH Teâlâ zatında, ulûhiyetinde, mabudiyetinde bir olduğu gibi yaratıcı olmasında da birdir. Yaratılmaya, yok edilmeye kabiliyetli olan; bu sebeple mümkin adını alan herhangi bir şeyi var eden, yok eden ancak ALLAH Teâlâ'dır, O’ndan başka yaratıcı yoktur.
       Kâinatı böyle bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye kâdir olmayan bir zat ise ALLAH olamaz. Bunun içindir ki, ikinci bir ALLAH'ın varlığına asla imkan yoktur. Çünkü faraza iki ALLAH'tan biri kâinâtı tek başına yaratmaya kâdir ise, diğeri lüzumsuz olmuş olmaz mı? Bilakis tek başına yaratmaya kâdir değilse aciz bulunmuş olmaz mı? Lüzumsuz veya aciz bulunan bir zat ise nasıl ALLAH olabilir.
       Bu sebeple ALLAH Teâlâ'nın her yönüyle birliğinde hiçbir selim akıl sahibi tereddüt edemez. Birden fazla yaratıcıların, mabudların varlığına inanan milletler ise akla, hikmete aykırı bir inancın esiri olmuş ve hakikat bakımından büyük bir cehalet içinde kalmışlardır

Mü'min Suresi 16

"Bugün mülk, hükümranlık kimindir? (Soruyu soran ALLAH'tır, cevabını veren de O'dur.) Kahhâr olan bir tek ALLAH'ındır." (Mü'min Suresi 16)

       HAYAT: Dirilik demektir. ALLAH Teâlâ bir tek olan, kendi zatına mahsus bir hayat sıfatı ile sıfatlanmıştır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilim ile, irade ile, kudret ile sıfatlanmasına mahsus bir sıfattır. Hayatı olmayan bir şey; bilmekten, dilemekten, bir şey yapabilmekten mahrum bulunur, bu mahrumiyet ise büyük bir noksanlıktır.
       Evet… Bu sıfatlardan mahrum olan bir şey, kendi kendine hiçbir eser meydana getiremez. Hele bilgi, düşünce, dileme, güç sahibi olan varlıkları yaratmaya asla kabiliyetli bulunamaz. Çünkü hiçbir eser, eser sahibinde bulunmayan bu gibi vasıflara sahip bulunamaz. Bunun içindir ki, tabiat denilip ilim ile, irade ile, kudretle sıfatlanmayan ve varlığı eşya ile durduğu düşünülüp bu eşya haricinde bir varlığı bulunmayan şuursuz bir varlık, bir yaratıcı sıfatına asla sahip görülemez. Özellikle böyle bir varlık akla, iradeye, kudrete sahip milyarlarca yaratılmış varlıkların yaratıcısı hiçbir şekilde olamaz.
       Bu sebeple kâinatın yaratıcısı olan ALLAH Teâlâ'nın hayat ile sıfatlanmış bir Hayy-u Kayyûm olduğunda asla şüphe yoktur.

Bakara Suresi 255

O Hay (ezeli ve ebedi bir hayat sahibi)'dir, Kayyûm (bütün yaratılmışların idaresini bizzat yürüten)'dir.” (Bakara Suresi 255)

       İLİM: Bilmek, idrak etmek sıfatıdır. ALLAH Teâlâ ilim sıfatı ile de sıfatlanmıştır. Ve onun ilmi, yaratılmışların ilmi gibi basit, sınırlı olmayıp bütün kâinatı kuşatıcıdır. Evet… Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ herşeyi bilir, onun bilmesinden bir zerre bile kurtulamaz. Ve hiçbir fert kendi hareketini, kendi düşüncesini ALLAH Teâlâ'dan saklayamaz. Çünkü böyle herşeyi bilmeyen, her hareketten, her düşünceden haberi bulunmayan bir zat ALLAH olamaz, bu kadar emsalsiz şaheserleri meydana getiremez, bu kadar yaratılmış varlıkları idare edemez.
       ALLAH Teâlâ'nın böyle herşeyi bildiğini güzelce düşünüp tasdik eden bir insan, şüphe yok ki daima uyanık bulunur, her işini, her hareketini bir edep dairesinde tanzim eder, fena sözler söylemez, fena şeyler düşünmez, hiçbir kimsenin hakkına sarkıntılık etmez, hiçbir kimsenin görüp bilmeyeceği bir yerde bile ALLAH'ın buyruklarına aykırı bir iş yapmaz. Çünkü kendisinin bütün yaptıklarını, yapacaklarını ALLAH Teâlâ'nın bildiğine imanı vardır.

Mülk Suresi 14

"Hiç yaratan bilmez mi? O en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden hakkıyla haberdardır." (Mülk Suresi 14)

       İRADE: Dileyebilmek, tercih edebilmek sıfatıdır. ALLAH Teâlâ irade sıfatı ile sıfatlanmıştır ve onun iradesi ezelidir. ALLAH Teâlâ yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile kendi hikmetine göre birer şekle tahsis buyurur ve onun irade buyurduğu şey mutlaka olur, irade buyurmadıkça da hiçbir şey meydana gelemez, getirilemez.
       ALLAH Teâlâ bütün bu kâinatı ezeli olan iradesi ile yaratmıştır. Yaratılmış şeylerin binlerce, milyonlarca cinslere, nevilere, sınıflara ayrılmış olması, muhtelif özelliklere, sıfatlara sahip bulunması, mesela bir topraktan, bir sudan, bir havadan istifade eden sayısız ağaçların, ekinlerin, çiçeklerin, meyvelerin, başka başka şekillerde, renklerde, tatlarda meydana gelmesi, bütün ezeli bir iradenin neticesinden başka değildir.
       İşte bütün bunlar, ALLAH'ımızın irade sıfatı ile sıfatlanmış olduğuna birer delildir. ALLAH Teâlâ hakkında mecburiyet düşünülemez, hiçbir şeyi var etmeye veya yok etmeye -haşa- mecbur değildir. Mecburiyet bir acizlik halidir. ALLAH Teâlâ'nın şanına, azametine asla yakışmaz.

Buruc 16

"Dilediği şeyleri mutlaka yapandır." (Buruc Suresi 16)

       KUDRET: Zenginlik, zor, hayat sahiplerine mahsus kuvvet manasında bir sıfattır. Ezeli, ebedi tam bir kudret ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. ALLAH Teâlâ, her yaratılmışta dilediği tasarrufa kâdir, her mümkün şeyi yaratmaya, yok etmeye muktedirdir. Onun kudretine son yoktur. Bu muazzam kâinât onun kudretine pek parlak, pek kuvvetli bir delildir.
       ALLAH Teâlâ dilerse bir saniye içinde binlerce alemi yoktan var eder ve dilerse binlerce alemi bir anda büsbütün yok eder. Çünkü herhangi mümkün bir şeyde böyle dilediği şekilde tasarrufa kâdir olmayan bir zat, kâinâtın ALLAH'ı olamaz.
       ALLAH'ü Azimüşşan'ın bu büyük kudretini güzelce düşünen bir mümin onun azametinin önünde eğilir, onun kudretinden titrer, onun mukaddes emirlerini, yasaklarını yerine getirmeye çalışır durur.

Maide 120

"O her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Maide Suresi 120)

       SEMİ': İşitmek kuvvetidir. ALLAH Teâlâ semi' = işitme sıfatı ile de sıfatlanmıştır. Onun işitip bilmesi, başkalarının işitip bilmeleri gibi noksan, sınırlı değildir. Hak Teâlâ hazretleri, herşeyi işitir, en gizli sesler, hareketler O'nun işitmesinden kurtulamaz. Özellikle kullarının dualarını, zikirlerini, gizli aşikar yalvarma ve yakarmalarını işitir, kabul eder, mükafatlandırır.
       ALLAH Teâlâ'nın böyle herşeyi bilip işitir olduğuna iman eden uyanık bir insan, şüphe yok ki daima güzel konuşur, daima Hak Teâlâ'yı zikre, tevhid ve yüceltmeye çalışır. Her işini, her sözünü güzelce yoluna kor.

Hacc 75

"Muhakkak ki ALLAH Teâlâ herşeyi hakkıyla işitici, herşeyi hakkıyla görücüdür.” (Hacc Suresi 75)

       BASAR: Göz ve görme kuvveti demektir. ALLAH Teâlâ kendi şanına layık bir şekilde basar = görmek sıfatı ile de sıfatlanmıştır. Şöyle ki:
       Hak Teâlâ Hazretleri herşeyi görür ve bazı şeyleri görmesi diğer şeyleri görmesine asla mani olamaz ve onun görmesinden hiçbir zerre gizli kalamaz. Mesela en karanlık gecelerde, en ufak karıncaların ve daha küçük yaratılmışların kımıltılarını, yürümelerini, bütün vaziyetlerini görür, bilir.
       Şüphe yok ki, görüp bilmekten mahrumiyet, büyük bir noksanlıktır. Böyle noksanlıklar içinde bulunan kör kuvvetler, duymaz-bilmez varlıklar, asla tanrılık, yaratıcılık vasfına sahip olamazlar. ALLAH'ü Azimüşşan ise bütün noksanlıklardan münezzehtir, bütün kemal sıfatlarla sıfatlanmıştır.
       Kalbi iman dolu bir insan, ALLAH Teâlâ'nın daima kendisini görüp gözetmekte olduğunu bilir, düşünür, durumunu düzeltir, edebe aykırı hiçbir harekette bulunmaz, melekler gibi temiz bir hayata sahip olmaya çalışır durur.

Bakara Suresi 233

"İyi bilin ki ALLAH Teâlâ yapmakta olduklarınızı hakkıyla görücüdür." (Bakara Suresi 233)

       KELAM: Bir manayı ifade eden, bir maksadı anlatan söz demektir. ALLAH Teâlâ, kelam sıfatına da sahiptir. Onun kelamı, harften, sesten münezzehtir, ezelîdir.
       Hak Teâlâ, kendi ezelî kelamını dilediği zaman kendi şanına layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir, anlatır.
       ALLAH Teâlâ'nın Peygamberlerine dilediği şeyleri vahy ve ilham etmiş olması da bu kelam sıfatının bir tecellisi (açıkça ortaya çıkması) demektir. Bu kelam sıfatı iledir ki, semavi (ilahi) kitaplar meydana gelmiş ve özellikle "Kelam-ı Kadîm" denilen Kur'an-ı Mübîn Peygam-berimize inmiş olup, insanlık için asırlardan beri bir hidayet rehberi bulunmuştur

Bakara 253

"O (Peygamberler)den bir kısmı vardır ki, ALLAH Teâlâ onlarla konuşmuş ve bazılarını da derece derece yükseltmiştir." (Bakara Suresi 253)

       TEKVİN: Var etmek, icat etmek manasınadır. Bu da ALLAH Teâlâ'ya mahsus bir sıfattır. Hak Teâlâ Tekvin sıfatı ile dilediği herhangi bir şeyi yok iken var eder veya var iken yok eder.
       ALLAH Teâlâ'nın bu alemleri yaratıp yok etmesi ve bilhassa kullarını yaratması, yaşatması, beslemesi sonra da öldürüp başka bir âleme götürmesi bütün bu Tekvin sıfatının birer tecellisi demektir.

Yasin 82

“ALLAH'ü Teâlâ bir şeyi (yaratmak) istediği zaman onun yaptığı sadece ol demekten ibarettir, o da hemen oluverir.” (Yasin Suresi 82)

       ALLAH'ımızın mukaddes sıfatlarına dair verdiğimiz malumata bir hülasa olmak üzere şunu da tekrar arz edelim ki, Hak Teâlâ'nın varlığı, birliği, kudret ve azameti, ezeliyet ve ebediyeti ve diğer yüce sıfatları her şeyden daha açıkçadır, bunları inkâra, düşünüp tasdik etmemeye asla imkan yoktur.
       Bir kere düşünelim, bu kâinatta hiçbir zerrenin kendiliğinden var, kendiliğinden yok olamayacağını ve yine hiçbir zerrenin kendiliğinden kımıldanıp duramayacağını ilim ve fen haber vermiyor mu? Halbuki biz milyonlarca âlemin, milyonlarca parlak gök cisimlerinin, yıldızların varlığını, hareket ve sükûnunu görüp biliyoruz. Artık bunları var eden ezeli, ebedi bir ALLAH'ın varlığında nasıl şüphe edilebilir.
       Biz yine biliyoruz ki; bilgisi olmayan, iradesi, kudreti bulunmayan bir şeyin; bir gayeye, bir hikmete yönelik ve emsalsiz, latif bir takım eserleri var etmesi aklen imkansızdır. Halbuki biz bu âlemde her neye bakacak olsak, onun bir gâyeye, bir hikmet ve maslahata yüz tutmuş olduğunu görürüz.

       Evet… Herhangi bir küreden en küçük bir zerreye kadar bakılınca onların öyle gelişi güzel, tesadüf eseri olmadığı görülüyor, onların boş yere yaratılmamış olduğu anlaşılıyor, her birinde fevkalade bir güzellik ve incelik, bir sanat eseri, bir irade ve seçilmişlik nişanesi görülmüş oluyor.
       Artık bu kadar faydalı, emsalsiz şaheserlerin ilim, kudret, hikmet sahibi olan ezeli bir yaratıcıya muhtaç olmadığını kim söyleyebilir.
       Biz bütün bu dışımızdaki varlıklardan dikkatlerimizi alalım da kendi nefsimize, kendi vicdanımıza müracaat edelim, vücudumuzun bütün zerreleri, hücreleri, vicdanımızın bütün duyguları, aklımıza fikrimize doğan bütün düşünceler şanı pek büyük bir ALLAH'ın bizleri yaratan, yaşatan, rızıklandıran bir yaratıcının varlığına daima şahitlik edip durmuyor mu?
       O halde hiç şüphe yok ki, kimse kendi insanlığını kaybetmedikçe uluhiyyet fikrinden, ALLAH'a iman akidesinden asla mahrum bulunamaz.

Fatır 3

"Hiç ALLAH'ü Teâlâ'dan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mıdır?" (Fatır Suresi 3)